Nederlands - Turks [R]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223911
Filename:
Nederlands - Turks [R]
Updated:
2013-06-15 09:15:16
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. de ratelslang : çıngıraklı yılan

    •De ratelslang is zeer giftig en de kans dat een mens een onbehandelde beet overleeft is klein.
    •Çıngıraklı yılan çok zehirlidir ve insanın tedavi edilmemiş bir ısırıkla hayatta kalma şansı küçüktür.
  2. de ratelslang : çıngıraklı yılan

    •Misschien leefde er een ratelslang.
    •Belki orada bir çıngıraklı yılan yaşıyordu.
  3. de rechtbank : mahkeme

    •Akin Birdal is door een dergelijke rechtbank veroordeeld.
    •Akın Birdal böyle bir mahkeme tarafından mahkûm edildi.
  4. de rechtbank : mahkeme

    •Als getrouwde mensen willen scheiden, moeten ze naar de rechtbank.
    •Evli insanlar ayrılmak isterlerse, mahkemeye gitmeliler.
  5. de rechtbank : mahkeme

    •Gerechtigheid kan in de rechtbank worden nagejacht.
    • •Adalet mahkemede aranır.
    • •Adalet mahkemede kovalanır.
  6. de rechtbank : mahkeme

    •Wij weten dat de rechtbank op 22 februari opnieuw bijeenkomt.
    •Biliyoruz ki mahkeme 22 şubatta yeniden toplanıyor.
  7. de rechtbank : mahkeme

    •Ze zullen voor de rechtbank worden gesleept.
    •Mahkeme önüne sürüklenecekler.
  8. naar een andere rechtbank verwijzen : başka bir mahkemeye havale etmek

    •De zaak is naar een andere rechtbank verwezen.
    •Dava başka bir mahkemeye havale edildi.
  9. rechtsaf : sağa, sağa doğru

    •Als u bij het stoplicht rechtsaf gaat, komt u bij de winkels.
    •Eğer trafik lambasından sağa doğru giderseniz, dükkânlara gelirsiniz.
  10. de rechtszaak : dava

    •De andere veertien rechtszaken zijn afgebroken door een gebrek aan bewijs.
    •Diğer on dört dava delil yetersizliğinden düştü.
  11. de rechtszaak : dava

    •Is het mogelijk om hier in een rechtszaak een beroep op te doen?
    •Burada bir davada birini yardıma çağırmak mümkün mü?
  12. de rechtszaak : dava

    •Wat zou er gebeuren als hij die rechtszaak wint?
    •Eğer o davayı kazanırsa ne olur?
  13. de rechtszaak : dava

    •Zal de Commissie zich bij onze rechtszaak aansluiten?
    •Komisyon davamıza katılacak mı?
  14. de rechtszaak : dava

    •Zeven mensen zijn vandaag veroordeeld in dezelfde rechtszaak in België.
    •Belçika’daki aynı davada bugün yedi kişi hüküm giydi.
  15. redden : kurtarmak

    •Alleen je geloof kan je redden.
    •Seni sadece imanın koruyabilir.
  16. redden : kurtarmak

    •Bedankt dat u me hebt gered.
    •Beni kurtardığınız için teşekürler.
  17. redden : kurtarmak

    •De brandweer redde hem uit het brandend huis.
    •İtfaiye onu yanan evden kurtardı.
  18. redden : kurtarmak

    •De oude man stelde vragen als ‘Wie gaat ons van hen redden?’
    •İhtiyar ‘Bizi onlardan kim kurtaracak?’ gibi sorular soruyordu.
  19. redden : kurtarmak

    •De vrouwen, de kinderen en de spullen worden uit het brandende gebouw gered.
    •Kadınlar, çocuklar ve eşyalar yanan binadan kurtarılıyor.
  20. redden : kurtarmak

    •De wereld redden is geen onzin.
    •Dünyayı kurtarmak saçmalık değildir.
  21. redden : kurtarmak

    •Denk je dat God je gaat redden?
    •Allah’ın seni kurtaracağını mı sanıyorsun?
  22. redden : kurtarmak

    •Deze man heeft onze levens gered.
    •Bu adam hayatımızı kurtardı.
  23. redden : kurtarmak

    •Dit is je kans om je baan te redden.
    •İşini kurtarmak için bu senin şansın.
  24. redden : kurtarmak

    •Het kind dat in het kanaal is gevallen, is gered.
    •Kanala düşen çocuk kurtarıldı.
  25. redden : kurtarmak

    •Hij heeft mijn leven gered.
    •Hayatımı kurtardı.
  26. redden : kurtarmak

    •Hoe kunnen we hem redden?
    •Onu nasıl kurtabiliriz?
  27. redden : kurtarmak

    •Hou vol dame, ik zal u redden!
    •Dayanın bayan, sizi kurtaracağım!
  28. redden : kurtarmak

    •Ik ga ons redden!
    •Bizi kurtaracağım!
  29. redden : kurtarmak

    •Ik zal hem redden!
    •Ben onu kurtaracağım!
  30. redden : kurtarmak

    •Ik zal u redden!
    •Sizi kurtaracağım!
  31. redden : kurtarmak

    •Mijn buurman heeft een kind uit het water gered.
    •Komşum bir çocuğu sudan kurtardı.
  32. redden : kurtarmak

    •Moge God ons redden!
    • •Allah bizi kurtara!
    • •Allah bizi kurtarsın!
  33. redden : kurtarmak

    •Waarom redt je jezelf niet?
    •Neden kendini kurtarmıyorsun?
  34. redden : kurtarmak

    •Wie heeft mij gered vandaag?
    •Bugün beni kim kurtardı?
  35. zich (weten te) redden : başının çaresine bakmasını bilmek

    •Ik red me wel.
    • •Ben idare ederim.
    • •Ben başımın çaresine bakarım.
  36. zich (weten te) redden : başının çaresine bakmasını bilmek

    •Met de nodige handigheid wist hij zich eruit te redden.
    •Gerekli olan marifetle başının çaresine bakmasını bildi.
  37. reeds : şimdiden

    •De minister is reeds gekomen, we wachten nu nog op de koninging.
    •Bakan şimdiden geldi, şimdi daha kraliçeyi bekliyoruz.
  38. reeds : şimdiden

    •Om nu reeds een besluit te nemen zou niet juist zijn.
    •Şimdiden karar vermek doğru olmaz.
  39. regelmatig : düzenli, nizamlı, intizamlı, muntazam; düzenli olarak, sık sık

    •De band treedt nog regelmatig op.
    •Orkestra hâlâ düzenli olarak sahneye çıkıyor.
  40. regelmatig : düzenli, nizamlı, intizamlı, muntazam; düzenli olarak, sık sık

    •Degenen die regelmatig naar Palestina en Israël gaan, weten dat.
    •Düzenli olarak Filistin’e ve İsrail’e gidenler onu biliyor.
  41. regelmatig : düzenli, nizamlı, intizamlı, muntazam; düzenli olarak, sık sık

    •Kook de soep regelmatig roerend.
    • •Çorbayı, sık sık karıştırmak suretiyle pişiriniz.
    • •Çorbayı, düzenli olarak karıştırarak pişiriniz.
  42. regelmatig : düzenli, nizamlı, intizamlı, muntazam; düzenli olarak, sık sık

    •Werk je hier regelmatig?
    • •Burada düzenli olarak çalışıyor musun?
    • •Burada sık sık çalışıyor musun?
  43. regelmatig : düzenli, nizamlı, intizamlı, muntazam; düzenli olarak, sık sık

    •Werknemers die regelmatig naar hun werk fietsen, zijn minder vaak ziek.
    •İşlerine düzenli olarak bisikletle gidenişçiler, daha az sıklıkla hasta kalıyorlar.
  44. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Als het hier regent, dan kun je hier niet lopen.
    • •Hele yağmur yağsın, burada yürünmez.
    • •Burada yağmur yağarsa, o zaman burada yürüyemezsin.
  45. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Daar moet het wel veel regenen.
    •Oralarda yağmur bol olmalıydı.
  46. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Denkt u dat het gaat regenen?
    •Sizce yağmur yağacak mı?
  47. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het begint te regenen.
    •Yağmur yağmaya başlıyor.
  48. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het heeft behoorlijk geregend.
    •İyice yağmur yağdı.
  49. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het is tenminste gestopt met regenen.
    • •En azından yağmur durdu.
    • •En azından yağmur kesildi.
  50. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het regende non-stop.
    •Sürekli yağmur yağıyordu.
  51. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het regende, zodoende ben ik met de tram gekomen.
    •Yağmur yağıyordu, o yüzden tramvayla geldim.
  52. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het regent complimenten.
    •İltifat yağıyor.
  53. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het regent dat het giet.
    •Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor.
  54. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het regent geld.
    •Yağmur gibi para yağıyor.
  55. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Het was aan het regenen, daarom zijn we niet naar het park gegaan.
    •Yağmur yağıyordu, onun için parka gitmedik.
  56. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Hopelijk regent het morgen niet.
    •İnşallah yarın yağmur yağmaz.
  57. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Ik hoop dat het niet gaat regenen.
    • •Umarım yağmur yağmaz.
    • •Yağmur yağmayacağını umarım.
    • •İnşallah yağmur yağmaz.
  58. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Ik wou dat het stopte met regenen, voor één keer.
    •Keşke yağmur dursa, bir kerecik.
  59. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Morgen gaat het regenen.
    •Yarın yağmur yağacak.
  60. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Op de dag dat wij vertrokken, begon het verschrikkelijk te regenen.
    •Ayrıldığımız gün, korkunç bir yağmur yağmaya başladı.
  61. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Op dit ogenblik regent het, maar ik weet niet hoe het straks zal zijn.
    •Şu anda yağmur yağıyor, ama birazdan ne olacak bilmiyorum.
  62. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Soms regent het, soms sneeuwt het.
    • •Kâh yağmur yağar, kâh kar.
    • •Bazan yağmur yağar, bazan kar yağar.
  63. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Steeds wanneer het regent krijg ik meer last van mijn reumatiek.
    •Yağmur yağdıkça romatizma ağrılarım çoğalıyor.
  64. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Toen het ging regenen, renden we naar binnen.
    •Yağmur yağınca, içeri kaçtık.
  65. regenen : yağmur yağmak, yağmur gibi yağmak

    •Zou het gaan regenen?
    •Yağmur yağacak mı?
  66. de regeringspartij : hükümet partisi

    •Vraag of ze op de regeringspartij stemmen.
    Onlardan hükümet partisine oy vermelerini iste.
  67. de regeringspartij : hükümet partisi

    •De regeringspartij zou iets kunnen en moeten doen, maar wij hebben nog niets vernomen.
    •Hükümet partisi bir şey yapabilir veya yapmalıydı, ama henüz bir şey duymadık.
  68. de regeringspartij : hükümet partisi

    •Voor de Europesesociaaldemocraten is de kleur van de regeringspartij niet belangrijk.
    •Avrupa Sosyal Demokratları için hükümet partisinin rengi önemli değildir.
  69. de regeringspartij : hükümet partisi

    •Dit is geen toespraak van deoppositie, ik ben in Finland lid van een regeringspartij.
    •Bu muhalefetin söylemi değil, ben Finlandiya’da hükümet partisinin üyesiyim.
  70. de regeringspartij : hükümet partisi

    •Ik ben zelf lid van een regeringspartij, maar ik weet dat vanuit de oppositie soms ook hele interessante dingen kunnen worden gezegd.
    •Ben kendim hükümet partisinin üyesiyim, ama biliyorum ki muhalefet tarafından bazen çok ilginç şeyler de söylenebilir.
  71. reinigen : temizlemek, paklamak, arıtmak

    •Het reinigen van afvalwater is een kostbare zaak.
    •Kirli suları arıtmak masraflı bir iştir.
  72. repareren : tamir etmek, onarmak

    •Alleen Ali en ik kunnen deze auto repareren.
    •Bu arabayı bir ben tamir ederim, bir de Ali.
  73. repareren : tamir etmek, onarmak

    •Het moet snel gerepareerd worden.
    •Çabuk tamir edilmesi gerekli.
  74. repareren : tamir etmek, onarmak

    •Ik laat dat venster morgen repareren.
    •Yarın o pencereyi tamir ettireceğim.
  75. repareren : tamir etmek, onarmak

    •Ik moet de drijfriem repareren, anders kunnen we hier nooit weg.
    •Döndürme kayışını tamir etmem lazım, yoksa buradan bir yere gidemeyiz.
  76. repareren : tamir etmek, onarmak

    •Mijn auto wordt momenteel gerepareerd, daarom ga ik te voet naar het werk.
    •Arabam şu anda tamir ediliyor, onun için bugün işe yürüyerek gideceğim.
  77. repareren : tamir etmek, onarmak

    •Nu je er toch bent, repareer deze dan ook.
    •Gelmişken, şunları da tamir et.
  78. repareren : tamir etmek, onarmak

    •We kunnen ’m repareren.
    •Onu tamir edebiliriz.
  79. het respect : saygı, hürmet

    •Dit is respect.
    •Saygı budur.
  80. het respect : saygı, hürmet

    •Ik heb respect voor alle mensen.
    •Benim tüm insanlara saygım var.
  81. het respect : saygı, hürmet

    •Ik heb respect voor je.
    • •Sana saygı duyuyorum.
    • •Sana saygım var.
  82. het respect : saygı, hürmet

    •Je moet me met respect behandelen.
    •Bana saygılı davranmalısın.
  83. het respect : saygı, hürmet

    •Toon wat respect voor je stiefvader en mij.
    •Üvey babana ve bana biraz saygı göster.
  84. het respect : saygı, hürmet

    •Wij zijn hier om onze respect te tonen.
    •Saygımızı göstermek için buradayız.
  85. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Ach, was ik maar rijk!
    •Ah bir zengin olsaydım!
  86. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Al haar dromerijen gingen over het trouwen met een rijke man.
    •Bütün hayali zengin bir adamla evlenmekti.
  87. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Als ik rijk was, dan zou ik een wereldreis maken.
    •Zengin olsaydım, bir dünya gezisi yapardım.
  88. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Als ik rijk was, zou ik nooit werken.
    •Zengin olsaydım, hiç çalışmazdım.
  89. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Als ik rijk word, dan zou ik een wereldreis gaan maken.
    • •Zengin olsam, bir dünya gezisi yapardım.
    • •Zengin olursam, bir dünya gezisi yapardım.
  90. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Als ik toch eens rijk was!
    •Ah bir zengin olsaydım!
  91. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Dat huis koop ik voor je als ik rijk ben.
    •Zengin olunca o evi sana alacağım.
  92. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •De rijke vrouw was niet bij de pokertafel vandaan te slaan.
    •Zengin kadın poker masasından kalkmazdı.
  93. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Haar dromen gingen slechts over het trouwen met een rijke man.
    •Bütün hayali zengin bir adamla evlenmekti.
  94. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Het is een land dat rijk is aan delfstoffen.
    •Maden kaynakları zengin bir ülke.
  95. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Hij is niet rijk, naar nu blijkt.
    •Zengin değilmiş.
  96. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Hij is zelfs rijk geworden.
    •Hatta zengin bile oldu.
  97. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Hij was arm, terwijl ik dacht dat hij rijkwas.
    •Fakirmiş, oysaki ben onu zengin sanıyordum.
  98. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Ik wed dat hij ook aardig rijk is.
    •Bahse girerim çok da zengindir.
  99. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Je bent zo vreselijk rijk.
    •Korkunç zenginsin.
  100. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Je moet nu wel heel rijk zijn.
    •Herhalde şimdi çok zengin olmuşsundur.
  101. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Jij bent niet rijk.
    •Zengin değilsin.
  102. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Laten we hem niet in verlegenheid brengen voor al z’n rijke vrienden.
    •Zengin dostlarının yanında onu utandırmayalım.
  103. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •U was rijk.
    •Zengindiniz.
  104. rijk : zengin, varlıklı, paralı, para babası, servetli

    •Was die vrouw niet rijk?
    •Bu kadın zengin değil miydi?
  105. het rijkst : en zengin

    •Dit is het rijkste land ter wereld, en dus het meest gehate.
    •Burası dünyanın en zengin ülkesi, ve bu yüzden en nefret edileni.
  106. het rijk : imparatorluk, hükümdarlık, saltanat; devlet

    •Istanbul was de hoofdstad van het Ottomaanse Rijk.
    •İstanbul, Osmanlı İmparatorluğunun başkentiydi.
  107. de roofvogel : yırtıcı kuş

    •Ik ben een wrede roofvogel.
    Ben zalim bir yırtıcı kuşum.
  108. de roofvogel : yırtıcı kuş

    •Wij weten allemaal dat er shows zijn met valken en roofvogels.
    •Biz hepimiz biliyoruz ki doğanlar ve yırtıcı kuşlarla gösteriler var.
  109. rouwen : yas tutmak, matem tutmak

    •Hij heeft nu tijd nodig om te rouwen.
    •Yas tutmak için şimdi zamana ihtiyacı var.
  110. rouwen : yas tutmak, matem tutmak

    •Meer dan achthonderd mensen zijn overleden om wie niemand heeft gerouwd.
    •Hiç kimsenin yas tutmadığı sekiz yüzden fazla insan öldü.
  111. rouwen : yas tutmak, matem tutmak

    •Wat jij nodig hebt is tijd om te rouwen.
    •İhtiyacın olan şey yas tutmak için zamandır.
  112. rouwen : yas tutmak, matem tutmak

    •We rouwen om elk van hen.
    •Onların her biri için matem tutuyoruz.
  113. rouwen : yas tutmak, matem tutmak

    •Wij hebben over hem gerouwd.
    •Onun için yas tuttuk.
  114. de rug : sırt, bel, arka

    •Ik heb pijn in mijn rug.
    •Sırtımda bir ağrı var.
  115. de rug : sırt, bel, arka

    •Ze had bijna haar rug gebroken.
    •Neredeyse beli kırılacaktı.
  116. achter de rug zijn : bitmiş olmak

    •Dat is achter de rug.
    • •Bitti.
    • •Geride kaldı.
  117. op zijn rug : sırt üstü

    •Het kind gleed uit en viel op zijn rug.
    • •Ayağı kayan çocuk sırt üstü düştü.
    • •Çocuk kaydı ve sırt üstü düştü.
  118. de rugpijn : sırt ağrısı, bel ağrısı

    •Ik heb rugpijn.
    • •Sırt ağrım var.
    • •Sırtımda bir ağrı var.
  119. de rups : tırtıl

    •Een rups is de larve van een vlinder.
    •Tırtıl kelebeğin larvasıdır.
  120. de rups : tırtıl

    •Rupsen bestaan er in alle vormen, maten en kleuren.
    •Tırtıllar her şekilde, ölçüde ve renkte bulunur.
  121. de rups : tırtıl

    •Rupsen eten bladeren.
    •Tırtıllar yaprak yer.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview