Nederlands – Turks [S]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223912
Filename:
Nederlands – Turks [S]
Updated:
2013-06-15 09:20:11
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. het saldo : hesap bakiyesi, hesap kalanı, kalan

    •Mijn salaris is gekomen. Mijn nieuwe saldo is nu € 1100,-.
    •Maaşım geldi. Yeni hesap bakiyem şimdi 1100 avro.
  2. het schaafsel : talaş

    •Hij zei: "Ja, veren, huid, gemalen botten, schaafsel, gedroogd en verwerkt tot voer."
    •“Evet, tüyler, deri, öğütülmüş kemikler, talaş, kurutulur ve yemolarak işlenir.” dedi.
  3. de schande : ayıp, namussuzluk, şerefsizlik, yüzkarası, rezalet

    •Die schande kun je me niet aandoen!
    •O şerefsizliği bana yapamazsın!
  4. de schande : ayıp, namussuzluk, şerefsizlik, yüzkarası, rezalet

    •Het is een schande!
    • •Yazık!
    • •Ayıp!
  5. schijten : sıçmak, boklamak, altına kaçırmak, altına etmek

    •Ik heb een week lang niet kunnen gescheten.
    •Bir haftadır sıçamamıştım.
  6. shockeren : şok etmek

    •Ik kan alleen maar zeggen dat zij mij uitermate geshockeerd hebben.
    •Sadece söyleyebilirim ki onlar beni aşırı derecede şok etti.
  7. shockeren : şok olmak

    •Je ouders shockeren als je vertelt dat je homo bent.
    •Eğer bir homo olduğunu anlatırsan annen ve baban şok olurlar.
  8. schrikken : korkmak, ürkmek, dehşete düşmek

    •God! Jezus Christus, ik schrok me dood!
    •Oh, Tanrım, ödümü kopardın!
  9. schrikken : korkmak, ürkmek, dehşete düşmek

    •Ik ben erg geschrokken van het onweer.
    •Seni korkutmak istemedim.
  10. schrikken : korkmak, ürkmek, dehşete düşmek

    •Ik ben me naar geschrokken.
    •Fena şekilde korktum.
  11. schrikken : korkmak, ürkmek, dehşete düşmek

    •Ik schrok me dood.
    •Korkudan ödüm patladı.
  12. schrikken : korkmak, ürkmek, dehşete düşmek

    •Toen ze de man zag in de tuin, schrok ze.
    Bahçedeki adamı görünce korktu.
  13. schrikken : korkmak, ürkmek, dehşete düşmek

    •U hoeft niet zo te schrikken.
    O kadar korkmanıza gerek yok.
  14. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Heb ik je laten schrikken?
    • •Seni korkuttum mu?
    • •Seni ürküttüm mü?
  15. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Hey, laten we deze goede vent laten schrikken!
    Hey, bu iyi adamı korkutalım!
  16. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Ik heb je waarschijnlijk laten schrikken.
    Seni korkuttum galiba.
  17. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Ik wilde je niet laten schrikken.
    Seni korkutmak istemedim.
  18. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Ik zal ze wel een beetje laten schrikken.
    Onları biraz korkutacağım.
  19. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Je hebt me zo laten schrikken.
    Beni çok korkuttun.
  20. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Je liet me schrikken.
    • •Beni korkuttun.
    • •Beni ürküttün.
  21. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Kan een muis een olifant echt laten schrikken?
    •Bir fare bir fili gerçekten korkutabilir mi?
  22. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Kleine vriend, heb ik je laten schrikken?
    •Küçük dostum, seni korkuttum mu?
  23. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Laat me nou niet zo schrikken!
    •Beni öyle korkutma!
  24. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Liet die grote gemene leeuw je schrikken?
    •O büyük adi aslan seni korkuttu mu?
  25. iemand laten schrikken : birini korkutmak

    •Waarom laat je me zo schrikken, idioot?
    •Niye beni öyle korkutuyorsun, aptal?
  26. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Dus sinds 1980 is hier niemand geweest?
    •1980 'den beri hiç kimse gelmemiş mi buraya yani?
  27. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Er is wel wat veranderd sinds 1998.
    •1998'den beri çok şey değişmiş.
  28. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Het is zeven jaar geleden sinds dit gebeurde.
    Bu olay geçeli yedi yıl oldu.
  29. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Hij ligt sinds twee weken in het ziekenhuis.
    İki haftadan beri hastanede yatıyor.
  30. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Hij was sinds zes weken werkloos.
    Altı haftadan beri işsizdi.
  31. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ik babysit al sinds m’n tiende.
    10 yaşımdan beri çocuk bakıyorum.
  32. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ik ben hier niet geweest sinds ik een kind was.
    Çocukluğumdan beri buraya gelmemiştim.
  33. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ik ben sinds lange tijd leraar in Rotterdam.
    Ben çoktan beri Rotterdam’da öğretmenim.
  34. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ik ken haar sinds ze klein was.
    Onu küçüklüğünden beri tanıyorum.
  35. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ik kom niet veel meer buiten sinds m’n vrouw overleden is.
    Karım öldüğünden beri pek dışarı çıkmıyorum.
  36. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ik voel me beter sinds ik hier ben.
    Buraya geleli kendimi daha iyi hissediyorum.
  37. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds Ali daar werkt, is hij helemaal niet meer bij ons geweest.
    Ali orada çalışalı bize hiç gelmedi.
  38. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds de laatste terroristische acties blijven de toeristen weg uit onze stad.
    Son terör olaylarından sonra artık şehrimize turist gelmez oldu.
  39. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds hij deze baan heeft genomen, is zijn sociale leven enigszins veranderd.
    Bu işe gireli, sosyal yaşamı biraz olsun değişti.
  40. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds hij hier vandaan verhuisd is, komt hij niet meer bij ons langs.
    Buradan taşınalı, bize uğramıyor.
  41. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds hij in Nederland is, is hij nooit meer naar Turkije gegaan.
    Hollanda’ya geldiğinden beri hiç Türkiye’ye gitmedi.
  42. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds hij van school is, zit hij in de handel.
    Okulu bitirdiğinden beri ticaretle uğraşıyor.
  43. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds ik hier ben, is het nog nooit zo warm geweest.
    Buraya geleli, böyle bir sıcaklık hiç görmedim.
  44. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds hij met haar kennisgemaakt heeft, is hij ons vergeten.
    Onunla tanışalı bizi unuttu.
  45. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds jij weggegaan bent, heb ik Mustafa niet meer gezien.
    Sen gideli, Mustafa’yı hiç görmedim.
  46. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds juni heeft het niet geregend.
    Haziran ayından bu yana yağmur yağmadı.
  47. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Sinds zijn moeder gestorven is, gaat hij niet meer naar zijn vaderland.
    Annesi öleliden beri, yurduna gitmiyor.
  48. sinds : beri, bu yana, -den beri, -diğinden beri, -den itibaren, olalı

    •Ze werkt daar sinds twee jaar.
    İki yıldan beri orada çalışıyor.
  49. sinds drie maanden : üç aydır

    •Sinds drie maanden ben jij in Nederland.
    Üç aydan beri Hollanda’dasın.
  50. sinds een week : bir haftadır, bir haftadan beri

    •We hebben sinds een week drukkend weer.
    Bir haftadır bunaltıcı bir hava var.
  51. sinds jaren : yıllardır

    •Deze vrouw leeft al sinds jaren alleen.
    Bu kadın yıllardır yalnız yaşıyor.
  52. sinds lang : uzun zamandan beri, çoktan beri

    •Ik was daar sinds lang aan gewend.
    •Uzun zamandan beri buna alıştım.
  53. sinds lange tijd : uzun zamandan beri, çoktan beri

    •De minister had sinds lange tijd onze stad niet bezocht.
    •Bakan uzun zamandan beri kentimize uğramamıştı.
  54. sinds lange tijd : uzun zamandan beri, çoktan beri

    •Mijn vriend lijdt sinds lange tijd aan depressies.
    •Arkadaşım uzun zamandır depresyonda.
  55. sinds twintig jaar : on senedir, on yıldır

    •Sinds twintig jaar woont hij in Nederland.
    •Yirmi yıldan beri Hollanda’da oturuyor.
  56. sinds wanneer : ne zamandan beri, ne zamandır

    •Sinds wanneer?
    •Ne zamandan beri?
  57. sinds wanneer : ne zamandan beri, ne zamandır

    •Sinds wanneer ben je hier?
    • •Kaç yıldır buradasın?
    • •Ne zamandan beri buradasın?
  58. sinds wanneer : ne zamandan beri, ne zamandır

    •Sinds wanneer doe je mee aan de opgravingen?
    •Ne kadar zamandır kazıdasın?
  59. slaan : vurmak, dövmek

    •Als hij erg boos is, slaat hij zijn kind wel eens.
    •Çok kızgın olduğu zaman, ara sıra çocuğunu döver.
  60. slaan : vurmak, dövmek

    •Door alsmaar op de deur te slaan forceerde hij hem.
    •Kapıya vura vura onu mecbur etti.
  61. slaan : vurmak, dövmek

    •Heb jij alarm geslagen?
    •Alarmı sen mi çalıştırdın?
  62. slaan : vurmak, dövmek

    •Hij sloeg me.
    • •Bana vurdu.
    • •Beni dövdü.
  63. slaan : vurmak, dövmek

    •Ik zal hem in elkaar slaan waar hij ook staat.
    •Gördüğüm yerde onu dümdüz edeceğim.
  64. slaan : vurmak, dövmek

    •Ze hebben Ali in elkaar geslagen.
    • •Ali'yi dövmüşler.
    • •Ali'yi dövdüler.
  65. slaan : vurmak, dövmek

    •Ze hebben een kind in elkaar geslagen.
    •Bir çocuğu dövmüşler.
  66. elkaar slaan : vuruşmak, dövüşmek

    •De kinderen slaan elkaar.
    •Çocuklar dövüşüyor.
  67. elkaar slaan : vuruşmak, dövüşmek

    •Zij slaan elkaar.
    • •Birbirlerine vuruyorlar.
    • •Dövüşüyorlar.
  68. iemand bont en blauw slaan : birini morartmak, iyice ıslatmak, evire çevire dövmek

    •Ze sloegen de man bont en blauw.
    •Adamı öldüresiye dövdüler.
  69. alles kort en klein slaan : kırıp geçirmek, camı çerçeveyi indirmek

    •Uit woede sloeg hij alles wat hij zag kort en klein.
    • •Öfkeden eline geçeni paramparça etti.
    • •Öfkeden gördüğü herşeyi kırıp geçirdi.
  70. slaan : (topa) vurmak

    •De tennisser slaat naar de bal.
    •Tenisçi topa vuruyor.
  71. slaan : kazanmak

    •Daar kun je mooi geld uit slaan.
    •Oradan güzel para kazanabilirsin.
  72. ergens een slaatje uit slaan : bir şeyden kârlı çıkmasını bilmek

    •Veel zwarthandelaren sloegen een slaatje uit de burgeroorlog.
    •Birçok karaborsacı iç savaştan kârlı çıkmasını bilmişlerdir.
  73. slaan : (davul) çalmak, (davula) vurmak

    •Hij sloeg flink op de trommel.
    •Davulu güm güm diye vurdu.
  74. slaan : (saat) çalmak, vurmak

    •De klok slaat vijf.
    •Saat beşi çalıyor.
  75. linksaf slaan : sola dönmek, sola sapmak, sola çark etmek

    •U gaat daarlangs. Bij de eerste stoplichten slaat u linksaf. Het tweede huis rechts.
    •Oradan gidiyorsunuz. İlk lambalardan sola dönüyorsunuz. Sağdan ikinci ev.
  76. slaan : (dalga) çarpmak, vurmak

    •De golven slaan op de kust.
    •Dalgalar sahile çarpıyor.
  77. slapen : uyumak, yatmak

    •Bij deze herrie kan ik niet slapen.
    •Bu gürültüde uyuyamam.
  78. slapen : uyumak, yatmak

    •Blijf vannacht maar hier slapen.
    •Bu gece burada yat.
  79. slapen : uyumak, yatmak

    •Hij sliep de hele week niet.
    •Bütün hafta uyumazdı.
  80. slapen : uyumak, yatmak

    •Ik heb slecht geslapen.
    •Kötü uyudum.
  81. slapen : uyumak, yatmak

    •Ik kan niet slapen.
    • •Uyuyamıyorum.
    • •Uyuyamam.
  82. slapen : uyumak, yatmak

    •Ik kon de hele nacht niet slapen.
    •Bütün gece uyuyamadım.
  83. slapen : uyumak, yatmak

    •Ik probeer te slapen.
    •Uyumaya çalışıyorum.
  84. slapen : uyumak, yatmak

    •Ik sliep elke nacht in een zuurstofarme tent.
    •Her gece oksijensiz bir çadırda uyurdum.
  85. slapen : uyumak, yatmak

    •Nou, gaan jullie even slapen.
    •Pekâlâ, gidip biraz uyuyun.
  86. slapen : uyumak, yatmak

    •Slaap lekker, liefje.
    •İyi geceler, tatlım.
  87. slapen : uyumak, yatmak

    •Slaapt hij?
    •Uyuyor mu?
  88. slapen : uyumak, yatmak

    •Slaapt je?
    •Uyuyor musun?
  89. slapen : uyumak, yatmak

    •Slapen ze?
    •Uyuyorlar mı?
  90. slapen : uyumak, yatmak

    •Waar slapen wij vandaag?
    •Bugün nerede yatacağız?
  91. slapen : uyumak, yatmak

    •Waar sliep je?
    •Nerede uyurdun?
  92. slapen : uyumak, yatmak

    •We aten op de vloer, sliepen op de vloer, keken tv op de vloer.
    •Yerde yemek yerdik, yerde uyurduk, yerde televizyon seyrederdik.
  93. slapen : uyumak, yatmak

    •Wie kon er slapen, die nacht?
    •Kim uyuyabildi, o gece?
  94. gaan slapen : yatağa gitmek, yatmak

    •Ik ben moe. Ik ga slapen.
    • •Yorgunum. Yatacağım.
    • •Yorgunum. Yatmaya gidiyorum.
  95. op grond slapen : yerde yatmak

    •Ze sliepen ’s nachts op de grond.
    •Geceleri yerde yatarlardı.
  96. slapen : uyuşmak

    •Mijn voet slaapt.
    •Ayağım uyuştu.
  97. slaperig : uykulu, uyku basmış, mahmur

    •De jongeren in Brussel werden erg slaperig of leken heel dronken.
    •Brüksel’deki gençler çok uykuluydu ya da çok sarhoş görünüyorlardı.
  98. slaperig : uykulu, uyku basmış, mahmur

    •Ik wil niet werken met mijn slaperige hoofd.
    •Uykulu kafayla çalışmak istemiyorum.
  99. slaperig : uykulu, uyku basmış, mahmur

    •Toen maakte hij een verwarde en slaperige indruk.
    •Sonra şaşkın ve uykulu bir izlenim bıraktı.
  100. slecht : kötü, fena, nahoş

    •Helemaal niet slecht.
    •Hiç fena değil.
  101. slecht : kötü, fena, nahoş

    •Hoe slecht kan het zijn?
    •Ne kadar kötü olabilir ki?
  102. slecht : kötü, fena, nahoş

    •Ik heb slecht geslapen.
    • •Kötü uyudum.
    • •İyi uyuyamadım.
  103. slecht : kötü, fena, nahoş

    •Ik slaap al een tijdje slecht en nu voel ik me lamlendig.
    •Bir süredir iyi uyuyamıyorum ve şimdi kendimi uyuşuk hissediyorum.
  104. slecht : kötü, fena, nahoş

    •Zoals ik al gezegd heb, is de toestand zeer slecht.
    •Dediğim gibi, durum çok fena.
  105. slecht : kötü, fena, nahoş

    •Zoals ik al verteld heb, is de toestand zeer slecht.
    •Anlattığım gibi, durum çok fena.
  106. slecht nieuws : kötü haber

    •Ik heb slecht nieuws.
    • •Üzücü haberlerim var.
    • •Kötü bir haberim var.
  107. slecht nieuws : kötü haber

    •Slecht nieuws, vrees ik.
    •Korkarım kötü haber.
  108. slecht nieuws : kötü haber

    •Zij viel flauw toen ze het slechte nieuws hoorde.
    • •Kötü haberi duyduğu zaman bayıldı.
    • •Kötü haberi duyduğu zaman bayılmıştı.
  109. slecht weer : kötü hava

    •Het is slecht weer.
    •Hava kötü.
  110. slecht weer : kötü hava

    •Ik heb geen zin om te wandelen. Ik ben moe en bovendien is het slecht weer.
    •Yürüyüş yapmaya hiç isteğim yok. Yorgunum ve üstelik hava kötü.
  111. slecht weer : kötü hava

    •Wat een slecht weer, de hagel tikt tegen het raam!
    •Ne kötü bir hava, dolu pencereye vuruyor!
  112. zich slecht voelen : kendini kötü hissetmek

    •Ik weet dat je je slecht voelt.
    •Kendini kötü hissettiğini biliyorum.
  113. slecht : kötü, pis, berbat

    •Dit is troebel en ruikt echt slecht.
    •Bu bulanık ve gerçekten kötü kokuyor.
  114. slecht : kötü, pis, berbat

    •Hoe slecht kan het zijn?
    •Ne kadar kötü olabilir ki?
  115. een slecht humeur hebben : pis bir huyu olmak

    Hij heeft een slecht humeur.
    •Pis bir huyu var.
  116. in een slecht humeur zijn : morali bozuk olmak

    •Hij is in een slecht humeur.
    •Morali bozuk.
  117. slecht : (zaman) kötü, buhranlı

    •Ik hoop dat dit geen slecht moment is.
    •Umarım bu kötü bir zaman değildir.
  118. slecht : kötü, hain, şirret

    •Jij bent slecht.
    •Sen kötüsün.
  119. slecht : kötü, zararlı

    •Die zijn heel slecht voor je.
    •Bunlar sağlığın için zararlı.
  120. slecht : kötü, zararlı

    •Roken is slecht voor de baby.
    •Sigara içmek bebeğe zararlıdır.
  121. slecht : kötü, zararlı

    •Roken is slecht voor gezondheid.
    •Sigara içmek sağlığa zararlıdır.
  122. er slecht uitzien : kötü görünmek

    •Je ziet er slecht uit.
    •Kötü görünüyorsun.
  123. slecht gaan : kötüleşmek, kötü gitmek, kötüye gitmek

    •Het gaat hem slecht.
    • •Sağlığı kötüleşiyor.
    • •İşleri kötüleşiyor.
  124. slecht : kötü, yanlış, hatalı

    •De zaken staan slecht.
    •İşler kötü gidiyor.
  125. slecht : kötü, yanlış, hatalı

    •Dit project is slecht voorbereid.
    •Bu proje kötü hazırlanmış.
  126. slecht : kötü, yanlış, hatalı

    •Haar uitspraak is erg slecht.
    •Telaffuzu çok bozuk.
  127. slecht : kötü, yanlış, hatalı

    •Ik hoop dat dit geen slecht moment is.
    •Umarım bu kötü bir zaman değildir.
  128. slecht : kötü, yanlış, hatalı

    •Zij heeft een erg slechte uitspraak.
    •Çok bozuk bir telaffuzu var.
  129. een slecht idee : kötü bir fikir

    •Dat is een slecht idee.
    •Bu kötü bir fikir.
  130. een slecht idee : kötü bir fikir

    •Dit is een slecht idee.
    •Bu kötü bir fikir.
  131. een slecht idee : kötü bir fikir

    •Dit was een slecht idee.
    •Bu kötü bir fikirdi.
  132. een slecht idee : kötü bir fikir

    •Het is een slecht idee.
    •Bu kötü bir fikir.
  133. een slecht idee : kötü bir fikir

    •Ik zei toch dat hierheen komen een slecht idee was?
    •Buraya gelmenin kötü bir fikir olduğunu söylemiştim, değil mi?
  134. slecht onderhouden : bakımsız

    •De huizen worden slecht onderhouden.
    •Evler kötü bakılıyor.
  135. slecht onderhouden : bakımsız

    •Het gebouw was slecht onderhouden omdat het meestal verpacht werd.
    • •Bina bakımsızdı, çünkü ekseriyetle kiraya veriliyordu.
    • •Bina, çoğunlukla kiraya verildiği için bakımsızdı.
  136. slecht : zorla, güçlükle

    •Ik kan het slecht weigeren.
    •Onu güçlükle reddedebilirim.
  137. slordig : dağınık, hırpani, düzensiz, bakımsız, şapşal, pejmürde, pasaklı, derbeder

    •Haar haar zat behoorlijk slordig.
    •Saçları oldukça bakımsızdı.
  138. slordig : dağınık, hırpani, düzensiz, bakımsız, şapşal, pejmürde, pasaklı, derbeder

    •Jij ziet er vandaag erg slordig uit.
    •Bugün çok derbeder görünüyorsun.
  139. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Alsjeblieft, bega geen zonde. Ik smeek je: laat mijn dochter vrij.
    •Lütfen, günaha girme. Sana yalvarıyorum: kızımı serbest bırak.
  140. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •De misdadiger smeekte de rechter om vergeving.
    •Suçlu hakime af için yalvarıyordu.
  141. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Hij zei dat je vader om genade smeekte.
    •Babanın merhamet için yalvardığını söyledi.
  142. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Ik smeek je.
    •Sana yalvarıyorum.
  143. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Ik smeek jullie.
    •Sizlere yalvarıyorum.
  144. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Ik smeek u, neem die telefoon op.
    • •Size yalvarıyorum, şu telefonu aç.
    • •Size yalvarıyorum, şu telefona cevap ver.
  145. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Moet ik soms smeken?
    • •Yalvarmam mı gerekiyor?
    • •Beni yalvartmak mı istiyorsun?
  146. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Toen ik er was, hebben ze om hulp gesmeekt.
    •Ben oradayken, yardım için yalvardılar.
  147. smeken : yalvarmak, yakarmak, niyaz etmek; eline ayağına kapanmak

    •Ze hebben me gesmeekt om een diploma in wat dan ook te halen.
    •Ne olursa olsun bir diploma almam için bana yalvardılar.
  148. smerig : pis, yağlı, pasaklı, kirli

    •Deze dieren zijn smerig.
    •Bu hayvanlar pis.
  149. smerig : pis, yağlı, pasaklı, kirli

    •Dit vet is buitengewoon smerig.
    •Bu yağ olağanüstü yağlı.
  150. smerig : pis, yağlı, pasaklı, kirli

    •Doe eerst die smerige broek eens in de was!
    •İlk önce o yağlı pantolonu yıka!
  151. smerig : pis, yağlı, pasaklı, kirli

    •Het is hier smerig.
    • •Burası çok pis.
    • •Burası çok kirli.
  152. smerig : pis, yağlı, pasaklı, kirli

    •Hij droeg een smerig truitje.
    •Kirli bir kazak giyiyordu.
  153. smerig : pis, yağlı, pasaklı, kirli

    •Na de reparatie van mijn auto was mijn broek erg smerig.
    •Arabamın tamirinden sonra pantolonum çok yağlıydı.
  154. smerig : pis, iğrenç, kötü, adi, alçak

    •Dat smaakt smerig.
    • •Bunun tadı iğrenç.
    • •Bunun pis bir tadı var.
  155. smerig : pis, iğrenç, kötü, adi, alçak

    •Dit is een bloem die echt heel smerig ruikt.
    •Bu gerçekten çok iğrenç kokan bir çiçek.
  156. smerig : pis, iğrenç, kötü, adi, alçak

    •Het is smerig weer buiten.
    •Dışarıda kötü bir hava var.
  157. smerig : pis, iğrenç, kötü, adi, alçak

    •Hij had weer een smerig verhaal te vertellen.
    •O tekrar pis bir hikâye anlatmak zorunda kalmıştı.
  158. sneeuwen : kar yağmak

    •Als het niet had gesneeuwd, waren ze bij ons gekomen.
    •Kar yağmasaymış, bize geleceklermiş.
  159. sneeuwen : kar yağmak

    •Hé, het heeft gesneeuwd!
    •Aaa, kar yağmış!
  160. sneeuwen : kar yağmak

    •Het had gesneeuwd, overal was het glad.
    •Kar yağmıştı, her taraf kaygandı.
  161. sneeuwen : kar yağmak

    •Het heeft gesneeuwd.
    • •Kar yağmış.
    • •Kar yağdı.
  162. sneeuwen : kar yağmak

    •Het sneeuwt.
    •Kar yağıyor.
  163. sneeuwen : kar yağmak

    •Het sneeuwt in het bos.
    •Ormanda kar yağıyor.
  164. sneeuwen : kar yağmak

    •In Nederland sneeuwt het niet vaak.
    •Hollanda’da sık sık kar yağmaz.
  165. sneeuwen : kar yağmak

    •Morgen gaat het sneeuwen.
    •Yarın kar yağacak.
  166. sneeuwen : kar yağmak

    •Ook hier sneeuwt het tegenwoordig.
    • •Buralara da kar yağar oldu.
    • •Şimdi buralarda da kar yağıyor.
  167. sneeuwen : kar yağmak

    •Soms regent het, soms sneeuwt het.
    • •Kâh yağmur yağar, kâh kar.
    • •Bazan yağmur yağar, bazan kar yağar.
  168. sneeuwen : kar yağmak

    •Wat veel kinderen doen als het sneeuwt is een sneeuwpop maken, of een sneeuwballengevecht houden.
    •Kar yağdığı zaman bir çok çocuğun yaptığı şey, kardan adam yapmak, veya kartopu oynamaktır.
  169. zijn neus snuiten : burnunu silmek

    •Als je verkouden bent, moet je vaak je neus snuiten.
    •Soğuk aldıysan, sık sık burnunu silmen gerekir.
  170. spiernaakt : çırılçıplak, anadan doğma, üryan

    •De verwarde man loopt spiernaakt op straat.
    •Darmadağınık adam sokakta anadan doğma yürüyor.
  171. spiernaakt : çırılçıplak, anadan doğma, üryan

    •Ze gingen spiernaakt de zee in.
    •Denize çırılçıplak girdiler.
  172. spiernaakt : çırılçıplak, anadan doğma, üryan

    •Zij trok haar kleren uit, zodat ze spiernaakt was.
    •Elbiselerini çıkardı, öyle ki çırılçıplaktı.
  173. spiernaakt : çırılçıplak, anadan doğma, üryan

    •Zij was spiernaakt.
    •Çırılçıplaktı.
  174. spijsvertering : sindirim, hazım

    •Mijn spijsvertering werkt niet zoals het hoort.
    •Sindirim sistemim yeterince çalışmıyor.
  175. spijsvertering : sindirim, hazım

    •Vooraf wat groentesalade eten helpt bij een snelle spijsvertering.
    •Önceden biraz sebze salatası yemek hızlı sindirime yardımcı olur.
  176. splinternieuw : yepyeni, gıcır gıcır

    •Hij droeg splinternieuwe schoenen.
    • •Ayağında yepyeni bir ayakkabı vardı.
    • •Gıcır gıcır bir ayakkabı giyiyordu.
  177. splinternieuw : yepyeni, gıcır gıcır

    •Splinternieuw matras, en nog steeds word ik moe en stijf wakker.
    Yepyeni yatak, ve ben hâlâ yorgun ve katı uyanıyorum.
  178. spugen : tükürmek

    •Een vrouw kreeg een taakstraf omdat ze naar een agent heeft gespuugd.
    Bir kadın polise tükürdüğü için görev cezası aldı.
  179. iemand in het gezicht spugen : birinin yüzüne tükürmek

    •Als ik hem ooit terugzie, spuug ik in zijn gezicht.
    •Eğer onu tekrar görürsem, yüzüne tükürürüm.
  180. spugen op de grond : yere tükürmek

    •Hij spuugde op de grond.
    •Yere tükürürdü.
  181. spugen : kusmak, istifrağ etmek

    •Het zieke meisje moest spugen.
    •Hasta kız kusmak zorunda kaldı.
  182. met ijzeren staven : demir çubuklarla

    •De vrouw werd geslagen met ijzeren staven.
    •Kadın demir çubuklarla dövülmüştü.
  183. de staking : grev

    •Morgen is er een busstaking want de buschauffeurs willen meer geld verdienen. De bussen rijden de hele dag niet.
    •Yarın bir otobüs grevi var, çünkü otobüs şoförleri daha çok para kazanmak istiyorlar. Otobüsler tüm gün çalışmıyor.
  184. de steek : sancı, ağrı, batıcı sancı

    •Ik voelde een steek in mijn zij.
    •Yan tarafımda bir sancı hissediyordum.
  185. de steek : (denizcilikte) düğüm, volta

    ▪Het kan me geen steek schelen.
    ▪Beni zerre kadar ırgalamaz.
  186. iemand in de steek laten : birini zor durumda bırakmak, yüzüstü bırakmak, birini ortada bırakmak, darda bırakmak

    •Jij liet ze in de steek.
    •Onu zor durumda bıraktın.
  187. iemand in de steek laten : birini zor durumda bırakmak, yüzüstü bırakmak, birini ortada bırakmak, darda bırakmak

    •Laat me niet in de steek.
    •Beni zor durumda bırakma.
  188. iemand in de steek laten : birini zor durumda bırakmak, yüzüstü bırakmak, birini ortada bırakmak, darda bırakmak

    •Laten we hen in de steek?
    •Onları zor durumda mı bırakacağız?
  189. iemand in de steek laten : birini zor durumda bırakmak, yüzüstü bırakmak, birini ortada bırakmak, darda bırakmak

    •Wij laten ze echter vaak in de steek.
    •Onları gerçekten zor durumda bırakıyoruz.
  190. iemand in de steek laten : birini zor durumda bırakmak, yüzüstü bırakmak, birini ortada bırakmak, darda bırakmak

    •Wij mogen ze niet in de steek laten.
    • •Onları yüzüstü bırakmaya hakkımız yok.
    • •Onları ortada bırakmamalıyız.
  191. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Als hij sterft?
    •Ya ölürse?
  192. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Als iedereen gestorven is, wie heeft ze dan begraven?
    •Eğer herkes öldüyse, o zaman onları kim gömdü?
  193. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Dan sterft hij nu meteen.
    •O zaman hemen şimdi ölür.
  194. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Dan sterven we.
    •O zaman ölürüz biz.
  195. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Die man wil sterven.
    •O adam ölmek istiyor.
  196. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Die van jou stierf als een held.
    •Seninki bir kahraman gibi öldü.
  197. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •En als hij sterft?
    •Peki ya ölürse?
  198. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Er zijn vandaag al te veel mannen gestorven.
    •Bugün yeterince insan öldü.
  199. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Gelukkig stierf hij niet.
    • •Şükürler olsun ki ölmedi.
    • •İyi ki ölmedi.
  200. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Het is beter te sterven dan gevangen te zitten.
    •Esir olmaktansa, ölmek daha iyidir.
  201. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Het is beter te sterven dan in gevangenschap te zijn.
    •Esir olmadansa, ölmek daha iyidir.
  202. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hij mag niet sterven!
    •Ölmesine izin vermeyin!
  203. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hij stierf in 1986.
    •1986’da öldü.
  204. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hij stierf met een gebroken hart.
    • •Kırık bir kalple öldü.
    • •Kalbi kırık olarak öldü.
  205. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hij stierf toen ik 11 was.
    •O, ben 11 yaşındayken öldü.
  206. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hij vroeg naar jou net voordat hij stierf.
    •Ölmeden az önce seni sordu.
  207. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hoe hou ik dit ding tegen voordat er nog meer mensen sterven?
    •Daha fazla insan ölmeden önce bu şeyi nasıl durdurabilirim?
  208. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Hoe is hij gestorven?
    •O nasıl öldü?
  209. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Honderden mensen stierven zowel kinderen als volwassenen.
    •Hem çocuklar hem de yetişkinler olmak üzere yüzlerce insan öldü.
  210. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ik ben bereid te sterven.
    • •Ben ölüme hazırlıklıyım.
    • •Ben ölmeye hazırım.
  211. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ik heb hem zien sterven.
    • •Onu ölürken gördüm.
    • •Onun ölüşünü gördüm.
  212. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ik wil niet dat er iemand voor mij sterft.
    •Benim için kimsenin ölmesini istemiyorum!
  213. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ik wil niet sterven.
    •Ölmek istemiyorum.
  214. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •In arme landen stierven honderden miljoenen de hongerdood.
    •Yoksul ülkelerde yüz milyonlarca insan açlıktan öldü.
  215. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Laat je ze maar sterven?
    •Ölmelerine izin mi vereceksin?
  216. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Mijn opa is gestorven.
    •Dedem öldü.
  217. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Mijn vrienden stierven hier.
    •Arkadaşlarım burada öldüler.
  218. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Mijn zoon, laat me met jou sterven.
    •Bırak ta seninle öleyim, oğlum.
  219. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •M’n moeder is gestorven toen ik nog klein was.
    •Annem ben çok küçükken öldü.
  220. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Toen stierf mijn moeder op haar 82ste.
    •O zaman annem 82 yaşında vefat etti.
  221. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Vertel me hoe hij stierf.
    •Onun nasıl öldüğünü bana anlat.
  222. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Vier van de vijf broertjes en zusjes van Atatürk stierven op jonge leeftijd.
    •Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü.
  223. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Waard voor te sterven.
    •Ölmeye değer.
  224. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Waarom stierf deze vrouw dan?
    •Bu kadın neden öldü o zaman?
  225. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Was ze zwanger toen ze stierf.
    •Öldüğünde hamile miydi?
  226. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Wat gebeurt er, als we sterven?
    •Ölürsek ne olur?
  227. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •We zullen allemaal sterven.
    •Hepimiz öleceğiz.
  228. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Wens je te sterven?
    •Ölmek mi istiyorsun?
  229. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ze hebben de man geslagen totdat hij stierf.
    •Adamı öldüresiye kadar dövdüler.
  230. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ze is al gestorven.
    •O çoktan öldü.
  231. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ze is in haar slaap gestorven.
    •Uykusunda öldü.
  232. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ze sterven voor liefde.
    •Aşk için ölüyorlar.
  233. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Ze zullen allemaal sterven.
    •Hepsi ölecek.
  234. sterven : ölmek, vefat etmek, göçmek, hayata gözlerini yummak, canı çıkmak, imamın kayığına binmek, kuyruğu titretmek

    •Zijn moeder is gestorven toen hij heel jong was.
    •O çok gençken annesi ölmüştü.
  235. sterven aan een ziekte : bir hastalıktan ölmek

    •Mijn tante stierf aan griep, zegt men.
    •Teyzemin gripten öldüğünü söylüyorlar.
  236. stoned : sarhoş, uyuşturucu madde kullanmış

    •Hoe voelen mensen zich als ze stoned zijn?
    •İnsanlar uyuşturucu maddeden sarhoş olduklarında kendilerini nasıl hissederler?
  237. straffen : ceza vermek, cezalandırmak

    •Daarmee worden ze gestraft voor goed gedrag.
    • •Onunla iyi davranış için cezalandırılıyorlar.
    • •Bu onların iyi davranışlarından dolayı cezalandırılıyorlar demektir.
  238. straffen : ceza vermek, cezalandırmak

    •Jij moet je zoon straffen.
    •Oğlunu cezalandırmalısın.
  239. straffen : ceza vermek, cezalandırmak

    ▪Het kwaad straft zichzelf.
    • ▪Keskin sirke küpüne zarar verir.
    • ▪Öfkeyle oturan zararlakalkar.
  240. het strand : kumsal, plaj, sahil, kıyı

    •Aan het strand hebben ze een keet in elkaar geprutst.
    •Sahile uydurma bir baraka kurmuşlardı.
  241. het strand : kumsal, plaj, sahil, kıyı

    •De politie heeft het strand inmiddels afgesloten.
    •Polis bu arada kumsalı kapattı.
  242. het strand : kumsal, plaj, sahil, kıyı

    •Dit strand heeft erg mooi zand.
    •Bu plajın kumu çok güzel.
  243. het strand : kumsal, plaj, sahil, kıyı

    •Er is een winkel bij het strand.
    •Sahilde bir dükkân var.
  244. het strand : kumsal, plaj, sahil, kıyı

    •Ga je mee naar ’t strand?
    • •Benimle plaja gidiyor musun?
    • •Benimle plaja geliyor musun?
  245. het strand : kumsal, plaj, sahil, kıyı

    •Wil je naar ’t strand?
    •Plaja gitmek ister misin?
  246. op het strand : kumsalda, plajda, sahilde

    •De toeristen liggen naakt op het strand.
    •Sahilde turistler çıplak yatıyordu.
  247. op het strand : kumsalda, plajda, sahilde

    •Kinderen verkochtten op het strand ijsjes, frisdrank en maïs.
    •Çocuklar plajda dondurma, meşrubat ve mısır satıyorlardı.
  248. op het strand : kumsalda, plajda, sahilde

    •Toeristen hebben op het strand een vuurtje gestookt.
    •Turistler sahilde ateş yaktılar.
  249. streng : dbürokrasi hastası, titiz, kural hastası; katı, sert, zalim, amansız

    •Wij hebben een strenge schooljuffrouw.
    •Bizim sert bir bayan öğretmenimiz var.
  250. een velle strijd : sert bir mücadele

    •Er ontbrandde een felle strijd tussen hen.
    •Onların arasında sert bir mücadele patlak verdi.
  251. de strijd : çatışma

    •De strijd in Syrië heeft tot dusver aan meer dan 200.000 mensen het leven gekost.
    •Suriye’deki çatışma şimdiye kadar 200.000 insanın hayatına mal oldu.
  252. de strijd : çatışma

    •In de oorlog was er een harde strijd tussen de Amerikanen en de Irakezen.
    •Savaşta Amerikalılarla Iraklılar arasında şiddetli bir çatışma vardı.
  253. in strijd zijn met iets : bir şeyle çelişmek, çelişki içinde olmak, uyuşmazlık içinde olmak, uyuşmamak

    •Dit is in strijd met de wet.
    • •Bu kanunla çelişiyor.
    • •Bu yasayla uyuşmuyor.
  254. de strijd : kavga, münakaşa, çekişme

    •Er is nogal wat strijd over die kwestie geweest.
    •O sorun hakkında oldukça münakaşa oldu.
  255. de strijd : savaş

    •De strijd tegen Rusland vergde veel offers.
    •Rusya’ya karşı savaş çok kurban gerektirdi.
  256. het symptoom : araz, belirti, semptom

    •Als je nog meer symptomen hebt, moet je je bloedsuiker laten testen bij je huisarts.
    •Eğer daha fazla belirtilerin varsa, ev doktoruna kan şekerini test ettirmen lazım.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview