Nederlands – Turks [A-1]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223920
Filename:
Nederlands – Turks [A-1]
Updated:
2013-06-25 16:59:14
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. aandoen : giymek, giyinmek

    •Als je niet ziek wilt worden, moet je je trui aandoen.
    Hastalanmak istemiyorsan, kazağını giymelisin.
  2. aandoen : giymek, giyinmek

    •Het is koud buiten, je moet een jas aandoen.
    Dışarısı soğuk, bir ceket giymelisin.
  3. aandoen : giymek, giyinmek

    •Het is koud, waarom doe je geen trui aan?
    Hava soğuk, niye bir kazak giymiyorsun?
  4. aandoen : giymek, giyinmek

    •Ik doe mijn jas aan.
    Ceketimi giyiyorum.
  5. aandoen : giymek, giyinmek

    •Willen jullie je schoenen aandoen, we gaan!
    Ayakkabılarınızı giyer misiniz, gidiyoruz!
  6. aandoen : yapmak, birine bir şeyi reva görmek, kötülük yapmak

    •Dat kun je haar niet aandoen!
    Bunu ona yapamazsın!
  7. aandoen : yapmak, birine bir şeyi reva görmek, kötülük yapmak

    •Dat kun je ons niet aandoen!
    Bize bunu yapamazsın!
  8. aandoen : yapmak, birine bir şeyi reva görmek, kötülük yapmak

    •Die schande kun je me niet aandoen!
    O şerefsizliği bana yapamazsın!
  9. aandoen : yapmak, birine bir şeyi reva görmek, kötülük yapmak

    •Hij is kwaad op mij, terwijl ik hem toch niets aangedaan heb.
    Bana kızmış, oysa ben ona bir şey yapmadım.
  10. aandoen : yapmak, birine bir şeyi reva görmek, kötülük yapmak

    •Ik heb nooit gedacht dat je dat mij zou willen of kunnen aandoen.
    Bana bunu yapacağını, ya da yapabileceğini hiç düşünmemiştim.
  11. aandoen : yapmak, birine bir şeyi reva görmek, kötülük yapmak

    •Zie wat hij ons heeft aangedaan vandaag.
    Bak, bugün bize neler yaptı.
  12. een lamp aandoen : bir lambayı yakmak

    •Wil je de buitenlamp even aandoen?
    •Dışarının lambasını yakar mısın?
  13. licht aandoen : ışığı yakmak, ışığı açmak

    •Wil je het licht aandoen?
    • •Işığı yakar mısın?
    • •Işığı açar mısın?
  14. aankunnen : hakkından gelmek, ile başedebilmek, dayanabilmek

    •Ik weet niet of ik dit wel aankan.
    • •Buna dayanabileceğimi sanmıyorum.
    • •Bununla başedebilir miyim bilmiyorum.
  15. de aanmaning : uyarı mektubu, ihtar mektubu, ödeme ihtarı

    •Hij heeft van de belastingen weer een aanmaning ontvangen.
    •Vergi dairesinden yine ödeme ihtarı aldı.
  16. de aanmaning : uyarı mektubu, ihtar mektubu, ödeme ihtarı

    •Ik heb een aanmaning gekregen, omdat ik de huur nog niet betaald heb.
    •Kirayı hâlâ ödemediğim için bir ihtar mektubu aldım.
  17. aanstaande : önümüzdeki, gelecek, gelecekteki, yarınki, müstakbel, ilerdeki

    •Op 8 oktober aanstaande vinden in Litouwen parlementsverkiezingen plaats.
    •Litvanya’daki parlamento seçimleri gelecek 8 ekim’de olacak.
  18. aanstaande maandag : önümüzdeki pazartesi günü

    •De stemming vindt aanstaande maandag plaats.
    •Oylama önümüzdeki pazartesi günü olacak.
  19. aanstaande week : gelecek hafta

    •Aanstaande week gaan we verhuizen.
    •Gelecek hafta taşınacağız.
  20. voor aanstaande vrijdag : önümüzdeki cuma gününden önce

    •Ik moet voor aanstaande vrijdag naar Bursa gaan.
    •Önümüzdeki cuma gününden önce Bursa'ya gitmeliyim.
  21. zijn aanstaande vrouw : müstakbel karısı

    •Hij maakt plannen om met zijn aanstaande vrouw Bianca Nieuwjaar te vieren.
    •Müstakbel karısı Bianca ile Yeni Yılı kutlama planları yapıyor.
  22. aanstellen : atamak, işe koymak, tayin etmek

    •Hij is voor een belangrijke functie aangesteld.
    •Önemli bir vazifeye atandı.
  23. aanstootgevend : utandırıcı, utanç verici, çirkin, yakışmaz, yakışıksız

    •Dat was niet aanstootgevend.
    •O utanç verici değildi.
  24. aanstootgevend : utandırıcı, utanç verici, çirkin, yakışmaz, yakışıksız

    •Dit is geen kinderpornografie, maar walgelijk en aanstootgevend sexueel misbruik.
    •Bu çocuk pornoğrafisi değil, ama iğrenç ve utanç verici cinsel istismardır.
  25. aanstootgevend : utandırıcı, utanç verici, çirkin, yakışmaz, yakışıksız

    •Ik vind het aanstootgevend.
    • •Utanç verici buluyorum.
    • •Yakışıksız buluyorum.
  26. aanstootgevende taal uitslaan : çirkin bir dil kullanmak, edepsizce konuşmak

    •Hij sloeg aanstootgevende taal uit tegen die aardige man.
    • •O hoş adama karşı çirkin bir dil kullandı.
    • •O hoş adama karşı edepsizce konuştu.
  27. aantonen : ispatlamak, tanıtlamak, ispat etmek

    •Als fraude niet wordt aangetoond, moeten de rekeningen worden afgesloten.
    •Eğer yolsuzluk ispatlanmıyorsa, hesaplar kapatılmak zorunda.
  28. aantonen : ispatlamak, tanıtlamak, ispat etmek

    •We hebben aangetoond dat Jan het gedaan heeft.
    •Onu Jan’ın yaptığını ispatladık.
  29. de aarbeving : deprem, zelzele

    •De aardbeving heeft veel mensen het leven gekost.
    •Deprem çoğu insanın hayatına mal oldu.
  30. de aarbeving : deprem, zelzele

    •De aardbeving heeft zijn tol geëist.
    •Deprem can aldı.
  31. de aarbeving : deprem, zelzele

    •De aardbeving is voorbij.
    •Deprem bitti.
  32. de aarbeving : deprem, zelzele

    •Er is een aardbeving geweest.
    •Bir deprem oldu.
  33. de aarbeving : deprem, zelzele

    •Het nieuws over de aardbeving heeft ons erg geschokt.
    • •Deprem haberi bizi çok üzdü.
    • •Deprem haberi bizi çok kötü şok etti.
  34. de aarbeving : deprem, zelzele

    •Hij zal een voordracht houden over de aardbeving.
    •Deprem ile ilgili bir konuşma yapacak.
  35. de aarbeving : deprem, zelzele

    •In Tokyo vond om vijf uur een hevige aardbeving plaats.
    •Tokyo’da saat beşte şiddetli bir deprem oldu.
  36. de aarbeving : deprem, zelzele 

    •Volgende week praten we over aardbevingen en vulkanen.
    •Haftaya deprem ve volkanlardan bahsedeceğiz.
  37. de aarbeving : deprem, zelzele

    •Volgens mij was ’t een aardbeving.
    • •Sanırım bir deprem oldu.
    • •Bence bir depremdi.
  38. de aarbeving : deprem, zelzele

    •Ze haat aardbevingen.
    •Depremlerden nefret eder.
  39. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Aarzel niet om 112 te bellen.
    112’yi aramak için tereddüt etme.
  40. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Aarzel nooit.
    Asla tereddüt etme.
  41. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Aarzelt u dit keer niet.
    Bu sefer tereddüt etmeyin.
  42. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Er wordt nog wat geaarzeld voor wat betreft de politieke conclusie.
    Siyasi sonucuyla ilgili daha biraz tereddüt ediliyor.
  43. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Hij wist wat hij zou gaan zeggen, maar desondanks aarzelde hij even.
    Ne diyeceğini biliyordu, ama yine de bir süre duraksadı.
  44. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Hij heeft niet geaarzeld.
    Tereddüt etmedi.
  45. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Hoewel ik aarzel dit te zeggen, …
    Bunu söylemekte tereddüt etsem de, …
  46. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Ik aarzel niet om haar dat te zeggen.
    Ona söylemek için tereddüt etmem.
  47. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Ik kan een ander huis krijgen, maar ik weet nog niet of ik het doe. Ik aarzel nog.
    Başka bir ev alabilirim, ama alıp almayacağımı henüz bilmiyorum. Hâlâ tereddüt ediyorum.
  48. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Je moet niet zo aarzelen.
    Öyle tereddüt etmemelisin.
  49. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Toen hij vroeg of ik over die sloot wilde springen, aarzelde ik.
    O hendekten atlamak isteyip istemediğimi sorduğu zaman, tereddüt ettim.
  50. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Uitgevers aarzelen over de productie van digitale boeken.
    Yayımcılar elektronik kitapların üretimi konusunda tereddüt ediyorlar.
  51. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Waarom aarzelt u nog?
    Neden hâlâ tereddüt ediyorsunuz?
  52. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Waarom zou men in dat geval nog aarzelen?
    O durumda insan niye hâlâ tereddüt eder?
  53. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •We moeten niet aarzelen om dat te doen.
    Onu yapmak için tereddüt etmemeliyiz.
  54. aarzelen : tereddüt etmek, çekinmek, kararsız olmak, duraksamak

    •Wij mogen nu niet aarzelen, maar moeten verdergaan.
    Şimdi tereddüt edemeyiz, ama daha ileri gitmeliyiz.
  55. accepteren : kabul etmek

    •Accepteer je creditcards?
    Kredi kartı kabul ediyor musun?
  56. accepteren : kabul etmek

    •Dat accepteer ik nou absoluut niet.
    Kesinlikle kabul etmemekteyim.
  57. accepteren : kabul etmek

    •Dat moet je accepteren.
    Bunu kabul etmek zorundasın.
  58. accepteren : kabul etmek

    •De docent accepteert niet dat de cursisten in de klas roken.
    Öğretmen öğrencilerin sınıfta sigara içmelerini kabul etmez.
  59. accepteren : kabul etmek

    •Dit hoeft u niet te accepteren.
    Bunu kabul etmeye mecbur değilsiniz.
  60. accepteren : kabul etmek

    •Het bedrijf dat ons heeft ingehuurd accepteert geen falen.
    Bizi kiralayan şirket başarısızlığı kabul etmez.
  61. accepteren : kabul etmek

    •Ik accepteer alleen contant.
    Sadece nakit kabul ederim.
  62. accepteren : kabul etmek

    •Ik kan dat niet accepteren.
    Bunu kabul edemem.
  63. accepteren : kabul etmek

    •Kan je ’t nog steeds niet accepteren?
    Hâlâ kabul edemiyor musun?
  64. accepteren : kabul etmek

    •Laten we ’t accepteren.
    Kabul edelim.
  65. accepteren : kabul etmek

    •Mijn oma is erg ziek. We moeten accepteren dat ze doodgaat.
    Ebem çok hasta. Öleceğini kabul etmek zorundayız.
  66. accepteren : kabul etmek

    •Van hem accepteer ik dat niet.
    Ondan bunu kabul etmem.
  67. accepteren : kabul etmek

    •We hebben nog niet besloten of we het voorstel accepteren.
    Teklifi kabul edecek miyiz, henüz karar vermedik.
  68. accepteren : kabul etmek

    •We moeten deze giften accepteren.
    Bu hediyeleri kabul etmeliyiz.
  69. accepteren : kabul etmek

    •Wij overwegen uw voorstel te accepteren.
    Önerinizi kabul etmek düşüncesindeyiz.
  70. accepteren : kabul etmek

    •Zijn vader geeft hem geld. Hij accepteert het en zegt: ‘Dankjewel’.
    Babası ona para veriyor. Onu kabul ediyor ve ‘Teşekkürler’ diyor.
  71. achter : arkada, geride, arkasında; arkasına

    •Achter wie rende je aan?
    •Kimin arkasından koştun?
  72. achter : arkada, geride, arkasında; arkasına

    •Blijf achter de auto!
    •Arabanın arkasında kal!
  73. achter : arkada, geride, arkasında; arkasına

    •Heb je achter de stoel gekeken?
    •Sandalyenin arkasına baktın mı?
  74. achter het huis : evin arkasında

    •Er stond een oude boom achter het huis.
    •Evin arkasında eski bir ağaç vardı.
  75. achterhouden : gizli tutmak, gizlemek, saklamak, bildirmemek

    •Hij houdt iets achter.
    •Bir şeyler gizliyor.
  76. achterin : arka tarafta, arka tarafının içinde

    •Ik zit voor in de auto en mijn kinderen achterin.
    Ben arabada önde oturuyorum, ve çocuklarım arkada.
  77. achterin : arka tarafta, arka tarafının içinde

    •U zit nu achterin een bestelbus.
    Şu anda bir minibüsün arkasındasınız.
  78. achteruit gaan : geriye gitmek

    •Kunt u wat achteruit gaan? U staat te dicht bij het loket.
    Biraz geriye gidebilir misiniz? Gişeye çok yakın duruyorsunuz.
  79. achteruit gaan : kötüleşmek, kötüye gitmek, geriye gitmek

    •De gezondheid van mijn opa gaat snel achteruit.
    Dedemin sağlığı çabuk kötüye gidiyor.
  80. de achteruit : (arabada) geri vites

    •De auto staat in de achteruit.
    Araba geri vitestedir.
  81. de achteruit : (arabada) geri vites

    •Waar zit de achteruit?
    Geri vites nerede?
  82. af en toe : bazen, arada bir, arada sırada

    •Breng de soep onder af en toe roeren aan de kook.
    Çorbayı, arada bir karıştırmak suretiyle pişiriniz.
  83. af en toe : bazen, arada bir, arada sırada

    •Dus je gaat af en toe nog wel naar school!
    Demek hâlâ ara sıra okula uğruyorsun!
  84. afdingen : pazarlık etmek, pazarlık yapmak

    *Daar valt niets op af te dingen.
    • *Değiştirilemez.
    • *Ona karşı söylenecekbir şey yok.
  85. afdingen : pazarlık etmek, pazarlık yapmak

    •Dat is een punt waar absoluut niet op afgedongen kan worden.
    Bu, kesinlikle pazarlık edilemez bir noktadır.
  86. afdingen : pazarlık etmek, pazarlık yapmak

    •Op deze markt kun je afdingen op de prijs van sommige artikelen.
    Bu pazarda bazı malların fiyatlarında pazarlık yapabilirsin.
  87. afdingen : pazarlık etmek, pazarlık yapmak

    •We hebben op die markt flink af staan dingen.
    O pazarda çok pazarlık yapıp durduk.
  88. afdingen : pazarlık etmek, pazarlık yapmak

    •Wie goed kan afdingen, houdt veel geld over.
    Kim iyi pazarlık yapabilirse, geriye çok parası kalır.
  89. afdrogen : (bulaşık) kurulamak, silip kurutmak

    •Als jij de borden afwast, zal ik ze afdrogen.
    •Eğer tabakları yıkarsan, ben onları kurulayayım.
  90. afdrogen : (bulaşık) kurulamak, silip kurutmak

    •Ik moet elke avond afdrogen.
    •Her akşam bulaşık kurulamalıyım.
  91. aflopen : (vade) bitmek, sona ermek, son bulmak

    •Het contract loopt af.
    • •Kontrat bitiyor.
    • •Sözleşme bitiyor.
  92. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •De les is afgelopen.
    •Ders bitti.
  93. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •De vergadering van de ministers is afgelopen.
    •Bakanlar Kurulu sona erdi.
  94. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •De voorstelling is afgelopen.
    •Gösteri bitti.
  95. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •Deze oorlog is nog niet afgelopen.
    •Bu savaş henüz bitmedi.
  96. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •Het is afgelopen.
    • •Bitti.
    • •Bitti artık.
  97. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •Het liep goed af.
    • •İyi bitti.
    • •Olumlu sonuçlandı.
  98. aflopen : sonuçlanmak, bitmek, son bulmak, sona ermek

    •Hoe is het werk afgelopen?
    • •İş nasıl sonuçlandı?
    • •İş nasıl oldu?
  99. afgelopen : geçen, geçmiş, geçtiğimiz

    •Hij vroeg mij afgelopen zaterdagavond.
    Geçen cumartesi akşamı bana sordu.
  100. afgelopen : geçen, geçmiş, geçtiğimiz

    •Waarvoor we de afgelopen dagen bang zijn geweest, is nu werkelijk gebeurd.
    Birkaç gündür korktuğumuz şey sonunda gerçekleşti.
  101. afgelopen : geçen, geçmiş, geçtiğimiz

    •Welke investeringen zijn er de afgelopen drie jaar gedaan.
    Geçen üç sene hangi yatırımlar yapıldı.
  102. afgelopen jaar : geçen sene, geçen yıl

    •Afgelopen jaar bedroeg de begroting 50 miljoen euro.
    Geçen yıl bütçe 50 milyon avro’ydu.
  103. afgelopen jaar : geçen sene, geçen yıl

    •Ali was afgelopen jaar in Ankara.
    Ali geçen sene Ankara'daymış.
  104. afgelopen jaar : geçen sene, geçen yıl

    •Er is heel wat gebeurd in het afgelopen jaar.
    Geçen sene çok şey oldu.
  105. afgelopen jaar : geçen sene, geçen yıl

    •We hebben gehoord dat u afgelopen jaar in Ankara benoemd zou worden.
    Geçen sene Ankara'ya tayin edilecek olduğunuzu duyduk.
  106. afgelopen maand : geçen ay

    •De reis die wij afgelopen maand naar Istanbul zouden maken, is uitgesteld.
    Geçen ay İstanbul'a yapacak olduğumuz gezi ertelendi.
  107. afgelopen week : geçen hafta, geçtiğimiz hafta

    •Het weer in Turkije is de afgelopen week verslechterd.
    Geçen hafta Türkiye’de hava kötüleşti.
  108. afgelopen week : geçen hafta, geçtiğimiz hafta

    •We zullen degenen die zich afgelopen week per brief aangemeld hebben, oproepen.
    Geçen hafta mektupla başvuranları çağıracağız.
  109. aflopen : sapmak, kaymak, çıkmak

    •De draad loopt van de katrol af.
    • •İp kangaldan sapıyor.
    • •İp kangaldan kayıyor.
  110. aflopen : yıpratmak, eskitmek

    •Ik heb mijn schoenen afgelopen.
    •Ayakkabılarımı eskittim.
  111. de afschaffing van de onschendbaarheid : dokunulmazlığın kaldırılması

    •Sommige politici zijn tegen de afschaffing van de onschendbaarheid.
    •Bazı siyasetçiler dokunulmazlığın kaldırılmasına karşı.
  112. afslepen : yedeğe alıp çekmek, çekerek götürmek, sürüklemek

    •Een bergingsbedrijf heeft het voertuig uit de sloot getrokken en afgesleept.
    •Bir kurtarma şirketi aracı hendekten çıkardı ve çekerek götürdü.
  113. zich afspelen : olmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, vuku bulmak

    •Dit verhaal speelde zich in de negentiende eeuw af.
    •Bu hikâye dokuzuncu yüzyılda olmuştur.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview