Nederlands – Turks [B]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223922
Filename:
Nederlands – Turks [B]
Updated:
2013-06-25 18:07:23
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. het bankstel : koltuk takımı, koltuk

    •Zou je een handje kunnen helpen met dat bankstel?
    •Şu koltuğun ucundan tutar mısın?
  2. bedanken : teşekkür etmek

    •Bedankt.
    Teşekkür ederim.
  3. bedanken : teşekkür etmek

    •Bedankt me niet.
    Bana teşekkür etme.
  4. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je Ali?
    Ali mi?
  5. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je 'als er geen kamer vrij is'?
    Boş oda yoksa mı?
  6. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je 'als het bier koud is'?
    Bira soğuksa mı?
  7. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je als ik ga?
    Gitsem mi?
  8. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je als ik niet zou komen?
    Gelmesem mi?
  9. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je 'als wij niet moe zijn'?
    Yorgun değilsek mi?
  10. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je dat hij gedronken heeft?
    İçmiş mi?
  11. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je dat ze gevallen is?
    Düştü mü?
  12. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je dat ze zullen komen?
    Gelecekler mi?
  13. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je die lange slungel?
    Şu kavak ağacı gibi uzun adam mı?
  14. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je die man die net zo lang is als een populier?
    Şu kavak ağacı gibi uzun adam mı?
  15. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Bedoel je geef het niet?
    Verme mi?
  16. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Begreep ik maar wat ze bedoelde!
    Ne kastettiğini bir anlayabilsem!
  17. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Begrijp je wat ik bedoel?
    Ne demek istediğimi anlıyor musun?
  18. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Dat bedoelde ik niet.
    • Bunu kastetmemiştim.
    • O anlamda söylemedim.
  19. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Dat bedoelde ik.
    Ben (de) bunu kast etmiştim.
  20. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Dat hangt af van wat men bedoelt.
    • Ne kastettiğinize bağlı.
    • İnsanın neyi kastettiğine bağlı.
  21. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Hoe bedoel je?
    Ne demek istiyorsun?
  22. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Hoe bedoelt u?
    Ne demek istiyorsunuz?
  23. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Iedereen weet wat ik bedoel.
    Ne demek istediğimi herkes biliyor.
  24. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Ik bedoel, je kunt iemand niet dwingen om verliefd te worden.
    Demek istediğim, birini âşık olmaya zorlayamazsın.
  25. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Ik bedoel links.
    • Sol demek istiyorum.
    • Solu kastediyorum.
  26. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Ik begrijp precies wat je bedoelt.
    Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum.
  27. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Ik hoop dat dat niet zo bedoeld is.
    • Umarım öyle demek istenmemiştir.
    • İnşallah öyle kastedilmemiştir.
  28. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Ik weet niet zeker wat je bedoelt.
    • Ne demek istediğini tam anlamadım.
    • Ne demek istediğini anladığımdan tam emin değilim.
  29. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Ik weet niet wie je bedoelt.
    Kimi kastettiğini bilmiyorum.
  30. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Je bedoelt dat hij nog leeft?
    Yani hâlâ yaşıyor mu diyorsun?
  31. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Je kent Ali toch? Die bedoel ik.
    Ali var ya? İşte onu diyorum.
  32. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Je weet best wat ik bedoel.
    Ne demek istediğimi pekâlâ biliyorsun.
  33. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Je weet wat ik bedoel.
    • Ne demek istediğimi bilirsin.
    • Ne demek istediğimi biliyorsun.
  34. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •U begrijpt wat ik bedoel.
    Ne demek istediğimi anlıyorsunuz.
  35. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •U weet wat ik bedoel.
    Neyi kastettiğimi biliyorsunuz.
  36. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Voor wie is het bedoeld?
    Kim için kastediliyor?
  37. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoel je?
    Ne demek istiyorsun?
  38. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoel je daarmee?
    • Ne demek istiyorsun?
    • Bunun anlamı ne?
    • Onunla neyi kastediyorsun?
  39. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoelde u met "transformatie"?
    "Dönüşüm"le ne kastettiniz?
  40. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoelt hij?
    Ne demek istiyor?
  41. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoelt u?
    • Ne demek istiyorsunuz?
    • Nasıl yani?
  42. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoelt u dan?
    • O zaman neyi kastediyorsunuz?
    • Öyleyse ne demek istiyorsunuz?
  43. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoelt u met “open”?
    ‘Açmak’ la neyi kastediyorusunuz?
  44. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat bedoelt uw toekomst?
    Geleceğinizin amacı nedir?
  45. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat dacht jij dat ik bedoelde?
    Sen ne kastettiğimi sandın?
  46. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Wat wordt daarmee bedoeld?
    • Onunla ne kastediliyor?
    • Onunla ne demek isteniyor?
  47. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Zie je wat ik bedoel?
    Demek istediğimi anladın mı?
  48. bedoelen : demek istemek, kastetmek, amaçlamak, hedeflemek, istemek

    •Zo was het niet bedoelt.
    Maksadım bu değildi.
  49. iemand bedreigen : birini tehdit etmek, birine gözdağı vermek

    •De directie bedreigt de werknemers met ontslag.
    •Yönetim işçileri çıkış vermekle tehdit ediyor.
  50. iemand bedreigen : birini tehdit etmek, birine gözdağı vermek

    •Ze hebben je dus bedreigd?
    •Yani sizi tehdit ettiler?
  51. iemand bedreigen : birini tehdit etmek, birine gözdağı vermek

    •Hij bedreigde hem met een mes.
    • •Onu bir bıçakla tehdit etmişti.
    • •Onu bir bıçakla tehdit ediyordu.
  52. bedreigen : dokunmak, sarsmak, tehlikeli olmak, zarar vermek

    •Roken bedreigt de gezondheid.
    • •Sigara sağlığa zararlıdır.
    • •Sigara sağlığa zarar verir.
  53. de bedrijfsarts : şirket doktoru, iş hekimi

    •De functie van bedrijfsarts staat in Nederland bloot aan kritiek.
    İş hekiminin fonksiyonu Hollanda’da eleştiriye açık.
  54. de bedrijfsarts : şirket doktoru, iş hekimi

    •Nu zijn er ongeveer 1950 bedrijfsartsen in Nederland.
    Şu anda Hollanda’da yaklaşık 1950 şirket doktoru var.
  55. het begin : başlangıç

    •Begin bij het begin.
    Baştan başla.
  56. het begin : başlangıç

    •Dit is denk ik al een goed begin.
    Sanırım bu iyi bir başlangıç.
  57. het begin : başlangıç

    •Dit is nog maar 't begin.
    Bu sadece başlangıç.
  58. het begin : başlangıç

    •Een goed begin is het halve werk.
    İyi bir başlangıç yarı yarıya bitirmek demektir.
  59. het begin : başlangıç

    •Hij heeft haar van begin af aan volledig verwaarloosd.
    En başından beri onu hep ihmal ediyordu.
  60. het begin : başlangıç

    •Zie het niet als het eind, maar als een nieuwe begin.
    Bunu bir son olarak değil, yeni bir başlangıç olarak düşün (/gör).
  61. aan het begin van … : … başında

    •We staan aan het begin van een nieuw tijdperk.
    • Yenibir çağın eşiğindeyiz.
    • Yeni bir çağın başındayız.
  62. aan het begin van de les : dersin başında

    •Aan het begin van de les, om negen uur, kijken we het huiswerk na.
    Dersin başında, saat dokuzda, ev ödevini yeniden gözden geçiriyoruz.
  63. in het begin : başlangıçta / başında

    •In ’t begin dacht ik dat u ’t nooit zou leren.
    Başlangıçta hiç öğrenemiyeceğinizi düşünmüştüm.
  64. vanaf het begin : baştan

    •Oké, laten we vanaf het begin beginnen.
    Pekâlâ, baştan başlayalım.
  65. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Alles begint met geld.
    • Herşeyin başı paradır.
    • Herşey parayla başlar.
  66. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Als hij eenmaal begint, houdt hij niet op met praten.
    Bir başladı mı, konuşur da konuşur.
  67. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Begin bij het begin.
    Baştan başla.
  68. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Begin je het al te snappen?
    • Anlamaya başlıyor musun?
    • Şimdi anlıyor musun?
  69. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Begin niet met eten voordat ik kom.
    Ben gelmeden (önce), yemeğe başlama(yın).
  70. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Begin te praten.
    Konuşmaya başla.
  71. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De campagne begint zondag.
    Kampanya pazara başlıyor.
  72. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De dag begon zo normaal.
    Gün çok normal başladı.
  73. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De eeuw is nog maar net begonnen.
    Yüzyıl daha yeni başladı.
  74. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De kleine Mustafa begon op het wijkschooltje aan zijn opleiding.
    Küçük Mustafa mahalle mektebinde okula başladı.
  75. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De les is begonnen.
    Ders başladı.
  76. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De show gaat zo beginnen.
    • Şov az sonra başlayacak.
    • Gösteri birazdan başlayacak.
  77. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De tuin begint hier.
    Bahçe buradan başlıyor.
  78. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De uitzending begint zo.
    Yayın birazdan başlıyor.
  79. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De wapens werden getrokken en het gevecht begon.
    • Silahlar çekilip kavgaya başlandı.
    • Silahlar çekildi ve dövüş başladı.
  80. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De werkzaamheden beginnen morgen.
    Çalışmalar yarın başlayacak.
  81. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •De zaken begonnen nu al moelijker te gaan.
    • İşler şimdiden sarpa sarmaya başladı.
    • İşler şimdiden daha zor gitmeye başladı.
  82. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Er zijn nu genoeg mensen om te beginnen.
    Başlamak için şimdi yeterli insan var.
  83. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Even keek ze om zich heen, daarna begon ze te rennen.
    Bir an etrafına bakındı, sonra koşmaya başladı.
  84. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Het begon te regenen.
    Yağmur yağmaya başladı.
  85. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Het is begonnen.
    Başladı.
  86. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Het programma begint om 7 uur.
    Program saat yedide başlıyor.
  87. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij begreep wat ik allemaal vertelde en begon te lachen.
    Anlattıklarımı anlayarak gülmeye başladı.
  88. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij ging één uur voordat de wedstrijd begon het veld op.
    Maç başlamadan bir saat önce sahaya çıktı.
  89. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij is miljonair, terwijl hij met niets is begonnen.
    Sıfırdan başladığı halde, şimdi o bir milyoner.
  90. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij zal ruzie beginnen te maken.
    Kavga etmeye başlayacak.
  91. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij begint aan het werk.
    İşe başlıyor.
  92. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij begint ruzie te maken.
    Kavga etmeye başlıyor.
  93. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij begon de krant te lezen.
    Gazeteyi okumağa başladı.
  94. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij kwam thuis en begon tegen iedereen te schreeuwen.
    Eve gelip herkese bağırmaya başladı.
  95. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hij zag mij en begon te glimlachen.
    Beni gördü ve gülümsemeye başladı.
  96. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hoe laat begint de les?
    Ders saat kaçta başlıyor?
  97. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hoe laat gaat het beginnen?
    Ne zaman başlayacak?
  98. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Hoera, morgen begint de vakantie.
    Yaşasın, yarın tatil başlıyor.
  99. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik begin een nieuw leven met hem.
    Onunla yeni bir hayata başlıyorum.
  100. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik begin ervan te genieten.
    Bundan hoşlanmaya başlıyorum.
  101. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik begin met dit werk, ik kan het alleen vandaag niet afmaken.
    Bu işe başlıyorum, yalnız bugün bitiremem.
  102. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik begin mijn vertrouwen te verliezen.
    Güvenimi kaybetmeye başlıyorum.
  103. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik begon te roken.
    • Sigara içer oldum.
    • Sigaraya başladım.
    • Sigara içmeye başladım.
  104. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik ben net begonnen.
    • Yeni başladım.
    • Az önce başladım.
  105. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik? Jij bent hier mee begonnen.
    Ben mi? Bunu başlatan sensin.
  106. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik liet mijn moeder aan de trui beginnen.
    • Anneme kazağı başlattım.
    • Annemi kazağa başlattım.
  107. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik was net begonnen met eten.
    Daha yeni başlamıştım yemeğe.
  108. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ik wil graag binnenkort beginnen met werken.
    Kısa süre içinde çalışmaya başlamak istiyorum.
  109. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ineens begon hij de brief te lezen.
    • Mektubu okuyacak olmaz mı?
    • Birden mektubu okumaya başladı.
  110. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Je begint het leuk te vinden, niet?
    Sevmeye başlıyorsun, değil mi?
  111. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Je geeft al op voor je nog maar begint.
    • Daha başlamadan yenilgiyi kabulleniyorsun.
    • Daha başlamadan vazgeçiyorsun.
  112. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Korte tijd daarna, in 1893, begon hij aan de Militaire Academie.
    Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi.
  113. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Laat het spel beginnen.
    Oyun başlasın.
  114. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Laten we beginnen.
    Başlayalım.
  115. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Laten we dit werk afronden, nu we eenmaal begonnen zijn.
    Başlamışken, bu işi bitirelim.
  116. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Laten we niet hier met rommelende magen zitten, laten we beginnen.
    Burada midelerimizin gurultusunu dinleyerek oturmayalım, başlayalım.
  117. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Laten we overnieuw beginnen.
    Tekrar başlayalım.
  118. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Laten we zien of ze beginnen te schieten.
    Bakalım ateş etmeye başlayacaklar mı.
  119. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Mijn moeder begon aan de trui.
    Annem kazağa başladı.
  120. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Mijn oudere zus begon een hoofddoek te dragen.
    Ablam başını örtemeye başladı.
  121. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Na een poosje in de wachtkamer gezeten te hebben, begon ik me te vervelen.
    Bekleme odasında bir süre bekledikten sonra, sıkılmaya başladım.
  122. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Oké, laten we vanaf het begin beginnen.
    Pekâlâ, baştan başlayalım.
  123. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Om negen uur gaan we meteen met de toets beginnen.
    Saat dokuzda hemen sınava başlayacağız.
  124. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Opeens begon hij mij uit te schelden.
    Birdenbire bana küfür etmeğe başladı.
  125. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Schiet op, je les begint.
    Acele et, dersin başlıyor.
  126. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Sevim begon te werken nadat zij klaar was met school.
    Sevim okulu bitirdikten sonra çalışmaya başladı.
  127. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Telkens als hij begint op te scheppen, baal ik zo.
    • Böbürlenmez mi, işte benim canımı o sıkıyor.
    • Her ne zaman övünmeye başlasa, öyle gına geliyor ki.
  128. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Telkens als hij te veel drinkt, begint hij te schelden.
    • İçip içip küfür ediyor.
    • Her ne zaman çok fazla içse, küfür etmeye başlar.
  129. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Toen begon ik in paniek te raken.
    O zaman paniğe kapılmaya başladım.
  130. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Toen begonnen de scholen in Nederland om negen uur.
    O zaman Hollanda’daki okullar saat dokuzda başlardı.
  131. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Toen hij begon te praten, begrepen we dat hij geen Turk was.
    Konuşmaya başlayınca, Türk olmadığını anladık.
  132. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Toen hij mij zag, begon hij weg te lopen.
    Beni görünce, hemen kaçmaya başladı.
  133. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Toen hij mij zag, begon hij te huilen.
    Beni görünce, ağlamaya başladı.
  134. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Waar moet ik beginnen?
    • Nereden başlamam gerekiyor?
    • Nereden başlasam?
  135. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Waar zullen we beginnen?
    Nereden başlayalım?
  136. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Wanneer kan je beginnen?
    Ne zaman başlayabilirsin?
  137. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Wat denk je ervan, zullen we nu maar beginnen met eten?
    • Ne düşünüyorsun, yemeğe başlayalım mı?
    • Artık yemeğe başlasak.
  138. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •We beginnen het bieden bij 40 euro.
    40 avro ile açık artırmaya başlıyoruz.
  139. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •We beginnen vandaag.
    Bugün başlıyoruz.
  140. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •We kunnen hier beginnen.
    Buradan başlayabiliriz.
  141. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •We zijn met de voorbereidingen voor de bruiloft begonnen.
    Düğün tedariklerine başladık.
  142. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Wie is er begonnen?
    Kim başladı?
  143. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ze begint ’n nieuw leven.
    Yeni bir hayata başlıyor.
  144. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Ze wilde weg uit deze troep en een nieuw leven beginnen.
    Bu çöplükten kurtulmak, yeni bir hayata başlamak istiyordu.
  145. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Zij begon te huilen.
    Ağlamaya başladı.
  146. beginnen aan / beginnen met / beginnen te : başlamak

    •Zij zijn begonnen.
    Onlar başladılar.
  147. begrijpen : anlamak

    •Als je me niet begrijpt, communiceer ik met je zoals ik met ’n hond zou doen.
    Beni anlamıyorsan, seninle köpeklerle yaptığım gibi iletişim kurarım.
  148. begrijpen : anlamak

    •Begrepen?
    • Anlaşıldı mı?
    • Anladın mı?
    • Tamam mı?
  149. begrijpen : anlamak

    •Begrijp je?
    • Anlıyor musun?
    • Anladın mı?
  150. begrijpen : anlamak

    •Begrijp je het niet?
    Anlamıyor musun?
  151. begrijpen : anlamak

    •Begrijp jij me?
    • Beni anlıyor musun?
    • Beni anladın mı?
  152. begrijpen : anlamak

    •Begrijp je mij?
    • Beni anlıyor musun?
    • Beni anladın mı?
  153. begrijpen : anlamak

    •Begrijp je wat dat betekent?
    Bunun ne demek olduğunu anlıyor musun?
  154. begrijpen : anlamak

    •Begrijp je wat ik bedoel?
    Ne demek istediğimi anlıyor musun?
  155. begrijpen : anlamak

    •Begrijp je wat ik zeg?
    Söylediğimi anlıyor musun?
  156. begrijpen : anlamak

    •Begrijp me goed.
    • Beni iyi anla.
    • Beni yanlış anlama.
  157. begrijpen : anlamak

    •Begrijpt u?
    Anlıyor musunuz?
  158. begrijpen : anlamak

    •Begrijpt u niet dat ik dat niet kan?
    Bunu yapamıyacağımı anlamıyor musunuz?
  159. begrijpen : anlamak

    •Dat begrijp ik.
    Anlıyorum.
  160. begrijpen : anlamak

    •Dat begrijpen we.
    Anlıyoruz.
  161. begrijpen : anlamak

    •Dat begrijpt hij.
    Onu anlıyor.
  162. begrijpen : anlamak

    •Heb ik dat goed begrepen?
    • Onu iyi anladım mı?
    • Doğru mu anladım?
  163. begrijpen : anlamak

    •Hij begreep het pas na een lange uitleg.
    Uzun bir açıklamadan sonra onu anladı.
  164. begrijpen : anlamak

    •Hoe komt het dat je dat niet begrijpt?
    • Nasıl oluyor da bunu anlamıyorsun?
    • Bunu nasıl anlamazsın?
  165. begrijpen : anlamak

    •Hoe zou je het kunnen begrijpen?
    Nasıl anlayabilirsin ki?
  166. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp dat.
    Anlıyorum.
  167. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp dat ...
    Anlıyorum ki ...
  168. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp die dierenpsychologen niet.
    Bu hayvan psikologlarını anlamıyorum.
  169. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp er niks van.
    • Hiçbir şey anlamıyorum.
    • Ne söylediğinizi anlamıyorum.
  170. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp het gewoon niet, alles wat hier gebeurt.
    Burada olan hiçbir şeyi anlayamıyorum.
  171. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp het niet.
    Anlamıyorum.
  172. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp het.
    Anlıyorum.
  173. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp iets niet.
    Bir şeyi anlamıyorum.
  174. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp jou.
    Seni anlıyorum.
  175. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp mensen niet die films steeds opnieuw kijken.
    Filmleri tekrar tekrar seyreden insanları anlamıyorum.
  176. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp niet alles.
    • Her şeyi anlıyor değilim.
    • Her şeyi anlıyor durumda değilim.
    • Her şeyi anlamıyorum.
  177. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp niet dat je dat deed.
    • Onu yapmış olmanı anlamıyorum.
    • Bunu yaptığına inanamıyorum.
    • Hâlâ bunu yaptığına inanamıyorum.
  178. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp niet dat je dat nu leuk vindt.
    • Ondan hoşlanmanı anlamıyorum.
    • Onu beğendiğine inanamıyorum.
  179. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp niet waar u het over hebt.
    Neden söz ediyorsunuz anlamıyorum.
  180. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp niets van wat u allemaal vertelt.
    • Anlattıklarınızdan hiçbir şey anlamadım.
    • Anlattıklarınızdan hiçbir şey anlamıyorum.
  181. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp nu dat ik sterker moet zijn.
    Şimdi daha güçlü olmam gerektiğini anlıyorum.
  182. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp precies wat je bedoelt.
    Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum.
  183. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp u niet.
    Sizi anlamıyorum.
  184. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp uw verdriet.
    Üzüntünüzü anlıyorum.
  185. begrijpen : anlamak

    •Ik begrijp uw verontwaardiging.
    Hassasiyetinizi anlıyorum.
  186. begrijpen : anlamak

    •Ik ben bang dat ik het niet begrijp, meneer.
    Korkarım ki anlamıyorum, efendim.
  187. begrijpen : anlamak

    *Ik ben een boon als ik dit begrijp!
    • *Anlıyorsam Arap olayım!
    • *Anladıysam Arap olayım!
  188. begrijpen : anlamak

    •Ik denk dat u de betekenis van dat woord niet begrijpt.
    Bence siz bu kelimenin manasını anlamıyorsunuz.
  189. begrijpen : anlamak

    •Ik denk niet dat ik zo’n geest ooit zal begrijpen.
    Böyle bir ruhu anlayabileceğimi hiç sanmıyorum.
  190. begrijpen : anlamak

    •Ik geloof niet dat ik je begrijp.
    • Seni anladığımı sanmıyorum.
    • Ne demek istiyorsun?
  191. begrijpen : anlamak

    •Ik heb een beetje hulp nodig om dit te begrijpen.
    Bunu anlamak için biraz yardıma ihtiyacım var.
  192. begrijpen : anlamak

    •Ik heb het begrepen.
    Anladım.
  193. begrijpen : anlamak

    •Ik hoop dat je dat ooit begrijpt.
    Umarım bir gün bunu anlarsın.
  194. begrijpen : anlamak

    •Ik kan dat begrijpen.
    • Onu anlayabiliyorum.
    • Onu anlayabilirim.
  195. begrijpen : anlamak

    •Ik probeer alleen het te begrijpen.
    Sadece anlamaya çalışıyorum.
  196. begrijpen : anlamak

    •Je begrijpt er niets van.
    Senin bir şey anladığın yok.
  197. begrijpen : anlamak

    •Je begrijpt het niet.
    Anlamıyorsun.
  198. begrijpen : anlamak

    •Je begrijpt het nog niet.
    Hâlâ anlamıyorsun.
  199. begrijpen : anlamak

    •Jij begrijpt mij niet.
    Beni anlamıyorsun.
  200. begrijpen : anlamak

    •Jij begrijpt vrouwen.
    Sen kadınları anlarsın.
  201. begrijpen : anlamak

    •Je moet begrijpen.
    Anlamalısın.
  202. begrijpen : anlamak

    •Kon u het niet begrijpen?
    Anlayamadınız mı?
  203. begrijpen : anlamak

    •Kun je dat begrijpen?
    Bunu anlayabiliyor musun?
  204. begrijpen : anlamak

    •Lees maar voor, dan kan ik het begrijpen.
    Oku ki anlayayım.
  205. begrijpen : anlamak

    •Leren is goed, maar vooral het begrijpen is belangrijk.
    Öğrenmek iyidir, ama bilhassa anlamak önemlidir.
  206. begrijpen : anlamak

    •Nu begrijp ik hoe je denkt.
    Ne düşündüğünü şimdi anlıyorum.
  207. begrijpen : anlamak

    •Of ik het nou zeg of niet, hij begrijpt het toch niet.
    Söylesem de söylemesem de, anlamıyor.
  208. begrijpen : anlamak

    •Of ik kan het niet uitleggen, of jij wilt het niet begrijpen.
    Ya ben anlatamıyorum, ve yahut sen anlamak istemiyorsun.
  209. begrijpen : anlamak

    •OK, begrepen.
    Tamam, anlaşıldı.
  210. begrijpen : anlamak

    •Oké oké, ik begrijp het.
    Tamam tamam, anlıyorum.
  211. begrijpen : anlamak

    •Sommige mensen kunnen het niet begrijpen.
    Bazı insanlar anlayamıyor.
  212. begrijpen : anlamak

    •Spreek zo, dat iedereen je kan begrijpen.
    • Herkesin anlayabileceği gibi konuş.
    • Öyle konuş ki, herkes seni anlayabilsin.
  213. begrijpen : anlamak

    •U begrijpt wat ik bedoel.
    Ne demek istediğimi anlıyorsunuz.
  214. begrijpen : anlamak

    •Wacht even, ik begrijp je niet. Wat zei je?
    Bekle biraz, seni anlamıyorum. Ne dedin?
  215. begrijpen : anlamak

    •Wat moet ik je nog meer vertellen zolang je dit niet begrijpt?
    Bunları anlamadığın sürece, sana daha neler anlatayım?
  216. begrijpen : anlamak

    •We begrijpen elkaar.
    Birbirimizi anlıyoruz.
  217. begrijpen : anlamak

    •Ze begrijpt er helemaal niets van.
    Hiçbir şey anlamıyor.
  218. verkeerd begrijpen : yanlış anlamak

    •Begrijp me niet verkeerd.
    Beni yanlış anlama.
  219. verkeerd begrijpen : yanlış anlamak

    •Begrijp me niet verkeerd, ik denk dat je ’n fantastische moeder was geweest.
    Beni yanlış anlama, bence senden harika bir anne olurdu.
  220. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Behalve advocaat ben je dus ook een schrijver.
    Yani, avukat olman dışında sen bir yazarsın da.
  221. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Behalve Ahmet is iedereen hier.
    • Ahmet dışında herkes burada.
    • Ahmet hariç herkes burada.
  222. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Behalve deze?
    Bundan başka mı?
  223. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Behalve een verliefd stel was er niemand.
    Âşık bir çiftten başka kimse yoktu.
  224. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Behalve jij, natuurlijk.
    Sen hariç, tabii ki.
  225. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Behalve naar Istanbul zijn we (ook nog) naar Izmir gegaan.
    İstanbul'dan başka İzmir'e gittik.
  226. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Ik heb nou eenmaal niemand behalve Ruud en mijn vrienden.
    Ruud ve arkadaşlarım dışında kimsem yok.
  227. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Iedereen ging naar huis, behalve hij.
    Ondan hariç herkes eve gitti.
  228. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Iedereen was op tijd behalve jij.
    Sen hariç herkes zamanında geldi.
  229. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Ik lust alles behalve appel.
    Elmadan başka her şeyi severim.
  230. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Ik werk alle dagen behalve ‘s zondags.
    Pazar günleri hariç her gün çalışırım.
  231. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Je kunt komen wanneer je wilt, behalve op zaterdagen en zondagen.
    Cumartesi ve Pazar günleri hariç, istediğin zaman gelebilirsin.
  232. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Op de vergadering kwam niemand behalve het bestuur.
    Toplantıya idare heyetinden başka kimse gelmemişti.
  233. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •U heeft alles meegebracht, behalve de verklaring die u toegestuurd was.
    Her şeyi getirmişsiniz, gelgelelim, size gönderilen belgeyi getirmemişsiniz.
  234. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Wat heb je nog meer gekocht behalve kaas?
    Peynirden başka daha ne aldın?
  235. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Wat spreekt u nog meer, behalve Engels?
    İngilizceden başka daha hangi dilleri biliyorsunuz?
  236. behalve :  -den başka, -den hariç, dışında, istisna

    •Wie komt er nog meer, behalve Murat?
    Murat’tan başka kim geliyor?
  237. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •De lucht is behoorlijk betrokken.
    Hava iyice bulutlandı.
  238. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •Haar haar zat behoorlijk slordig.
    Saçları oldukça bakımsızdı.
  239. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •Haar haren zaten behoorlijk in de war.
    Saçları iyice karışmıştı.
  240. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •Het heeft behoorlijk geregend.
    İyice yağmur yağdı.
  241. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •Het is behoorlijk koud.
    • Adamakıllı soğuk.
    • Oldukça soğuk.
  242. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •Ik moet toegeven, hij heeft me behoorlijk in de touwen.
    Kabul etmek zorundayım, beni oldukça zor durumda bıraktı.
  243. behoorlijk :  oldukça, epey, iyice, adamakıllı

    •Maar jij bent behoorlijk klein!
    Ama oldukça küçüksün!
  244. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Als er iets in het leven belangrijk is, dan is het wel gezondheid.
    •Hayatta önemli birşey varsa, o da sağlıktır.
  245. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Als hij een goede opleiding had gehad, was hij een belangrijk persoon ge worden.
    •İyi bir eğitim görseymiş, büyük adam olurmuş.
  246. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Belangrijke informatie werd achtergehouden.
    •Önemli bilgi saklandı.
  247. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Dat is belangrijk voor ons.
    •Bu bizim için önemli.
  248. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •De koningin is na de koning het belangrijkste schaakstuk.
    •Satrançta şahtan sonraki en önemli taş vezirdir.
  249. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Dit is een belangrijke gebeurtenis.
    •Bu önemli bir olay.
  250. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Er zijn belangrijke bewijzen die tegen u gebruikt kunnen worden.
    •Aleyhinize kullanılabilecek önemli kanıtlar var.
  251. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Het belangrijkste in het leven is familie.
    •Hayattaki en önemli şey ailedir.
  252. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Het is belangrijk dat u komt.
    •Önemli olan sizin gelmenizdir.
  253. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Het is heel belangrijk.
    •Bu çok önemli.
  254. belangrijk : önemli, mühim, ağır, ağırlıklı

    •Het is niet belangrijk of hij wel of niet komt.
    •Onun buraya gelip gelmemesi önemli değil.
  255. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Als hij morgen komt, laat hem mij dan bellen.
    •Yarın gelirse, beni arasın.
  256. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Als hij ontslag genomen heeft, moet hij mij bellen.
    •İşten ayrıldıysa, bana telefon etsin.
  257. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Als u ’n spoedgeval heeft, moet u 112 bellen.
    •Eğer acil bir durumuz varsa, 112'yi aramalısınız.
  258. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Dan had hij mij maar moeten bellen.
    •Bana telefon etseydi.
  259. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik ga niet zitten wachten tot ze belt.
    •O arayıncaya kadar oturup beklemiyeceğim.
  260. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik moet eerst even bellen, daarna zal ik thee voor je zetten.
    •İlk önce telefon etmem gerek, daha sonra sana çay demliyeceğim.
  261. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik moet mijn moeder bellen.
    •Annemi aramam lazım.
  262. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik was even aan ’t bellen.
    •Acil bir telefon görüşmesi yapmam gerekti.
  263. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik zal hem bellen.
    •Ona telefon edeceğim.
  264. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik zal u bellen.
    •Size telefon edeceğim.
  265. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ik zal je moeten terugbellen.
    •Ben seni daha sonra tekrar arayacağım.
  266. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Laat iemand een ambulance bellen!
    •Biri ambulans çağırsın!
  267. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Laten de sollicitanten morgen om 10 uur bellen.
    •Başvuranlar yarın saat onda telefon etsin.
  268. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Laten degenen die zich aangemeld hebben morgen om 10 uur bellen.
    •Başvuranlar yarın saat onda telefon etsin.
  269. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Mag ik dan wat kleingeld om te bellen?
    •Telefon etmek için biraz bozuk para alabilir miyim.
  270. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Moet ik mijn moeder bellen?
    •Annemi aramam gerekir mi?
  271. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Niet nodig om de autoriteiten te bellen.
    •Yetkilileri aramanıza gerek yok.
  272. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Wanneer Hasan komt, laat hem mij dan bellen.
    •Hasan gelince bana telefon etsin.
  273. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •We moeten wat mensen bellen.
    •Bir kaç kişiyi aramamız lazım.
  274. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Zal hij bellen?
    • •Arayacak mı?
    • •Telefon edecek mi?
  275. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Zal ik een taxi bellen?
    •Taksi çağırayım mı?
  276. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Ze zal wel bellen als ze klaar is.
    •Hazır olduğunda pekâlâ arayacaktır.
  277. iemand bellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak, (telefonla) çağırmak

    •Zeg ’m dat ie me moet bellen!
    •Söyle ona beni arasın!
  278. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Als je er geen verstand van hebt, waarom bemoei je je er dan mee?
    Mademki anlamıyorsun neden karışıyorsun?
  279. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Bemoei er niet mee!
    Sen karışma!
  280. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Bemoei je niet met dingen die je niet aangaan.
    Seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokma.
  281. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Bemoei je niet met mij.
    Bana karışma.
  282. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Bemoei je toch niet overal mee!
    Her şeye karışma(sana)!
  283. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Het is niet juist dat u zich met het gebeurde bemoeit.
    Sizin bu olaya karışmanız doğru değil.
  284. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Ik wil me er niet mee bemoeien.
    • Ona bulaşmak istemiyorum.
    • Bu işe karışmak istemiyorum.
  285. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Ik zei dat hij zich niet met deze zaak bemoeid heeft.
    Bu işe karışmadığını söyledim.
  286. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Ik zei dat hij zich niet met deze zaken moest bemoeien.
    Bu işe karışmamasını söyledim.
  287. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Je moet je niet met alles bemoeien.
    Her şeye karışmamalısın.
  288. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Je moet je niet met haar zaken bemoeien.
    Onun işlerine karışmamalısın.
  289. (zich) bemoeien (met) : karışmak, müdahale etmek, burnunu sokmak

    •Waar bemoei je je mee!
    Sen ne karışıyorsun!
  290. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Bemoei je met je eigen zaken.
    • Sen kendi işine bak.
    • Sen kendi işlerinle ilgilen.
  291. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Bemoei je met je eigen zaken, meisje.
    • Sen kendi işine bak, kızım.
    • Sen kendi işlerinle ilgilen, kızım.
  292. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Daar bemoeien wij ons mee.
    Bu bizim işimiz.
  293. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Waar bemoeien wij ons mee?
    Biz neyle uğraşıyoruz?
  294. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Wij bemoeien ons niet met de wettelijke pensioenleeftijd.
    Kanuni emeklilik yaşıyla biz uğraşmıyoruz.
  295. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Wij hoeven ons daarmee niet te bemoeien.
    Onunla uğraşmak zorunda değiliz.
  296. (zich) bemoeien (met) : uğraşmak, meşgul olmak, ilgilenmek, bakmak

    •Wilt u zich met deze kwestie bemoeien?
    Bu meseleye bakar mısınız?
  297. benauwd : sıkıcı, bunaltıcı, nefes kesici, boğucu, dar, daracık

    •Het is hier erg benauwd.
    • Burası çok boğucu.
    • Burası çok bunaltıcı.
  298. benauwd : sıkıcı, bunaltıcı, nefes kesici, boğucu, dar, daracık

    •Ik vind het benauwd hier.
    • Burası beni boğuyor.
    • Burayı sıkıcıbuluyorum.
  299. het benauwd hebben : bunalmak

    •De patiënt heeft het benauwd.
    Hasta bunalmış.
  300. het benauwd krijgen : bunalmak

    •Ik krijg het benauwd op plekken waar geen frisse lucht komt.
    • Havasız yerlerde bunalıyorum.
    • Temiz havaolmayan yerlerde bunalıyorum.
  301. benauwen : boğmak, bunaltmak, sıkmak, göğsünü sıkıştırmak

    •Al die verplichtingen benauwen me wel eens.
    Bütün o yükümlülükler bazan beni boğuyor.
  302. benauwen : boğmak, bunaltmak, sıkmak, göğsünü sıkıştırmak

    •Het benauwt me.
    • (Burası) beni boğuyor.
    • Ruhumu sıkıyor.
  303. benauwend : boğucu, sıkıcı, bunaltıcı

    •Ik vond het heel benauwend dat je geen fouten mocht maken.
    İnsanın hiç hata yapmasına izin verilmeyişi beni çok boğuyordu.
  304. benieuwd (naar iets) zijn : bir şeye meraklı olmak, bir şeyi merak etmek

    •Ik ben benieuwd.
    Merak ediyorum.
  305. benieuwd (naar iets) zijn : bir şeye meraklı olmak, bir şeyi merak etmek

    •Ik ben benieuwd naar de badkamer.
    Banyoyu merak ediyorum.
  306. benieuwd (naar iets) zijn : bir şeye meraklı olmak, bir şeyi merak etmek

    •Ik ben benieuwd of ik de toets goed gemaakt heb.
    Sınavı iyi yapıp yapmadığımı merak ediyorum.
  307. benieuwd (naar iets) zijn : bir şeye meraklı olmak, bir şeyi merak etmek

    •Ik ben ook benieuwd of hij nog daar is.
    Halen orada mı, ben de merak ediyorum.
  308. benieuwd (naar iets) zijn : bir şeye meraklı olmak, bir şeyi merak etmek

    •Ik ben zeer benieuwd wat hij zeggen zal.
    Ne diyeceğini çok merak ediyorum.
  309. beschimmeld : küflü, küflenmiş

    •Deze broden zijn allemaal beschimmeld.
    •Bu ekmeklerin tümü küflenmiş.
  310. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Begrijp je wat dat betekent?
    Bunun ne demek olduğunu anlıyor musun?
  311. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Betekent dat iets voor jou?
    O senin için bir şey ifadeediyor mu?
  312. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Betekent dat ja of nee?
    Evet mi, hayır mı?
  313. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Blauw betekent zwanger.
    Mavi hamile demek.
  314. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Dat betekent dat hij morgen niet komt.
    Demek ki yarın gelmiyor.
  315. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Dat betekent dat we dit ding kunnen doden.
    • Bunun anlamı bu şeyiöldürebiliriz.
    • Demek ki bu şeyi öldürebiliriz.
  316. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Dat ik de waarheid zeg, betekent niet dat ik stom ben.
    Gerçeği söylemiş olmamaptal olduğumu göstermez.
  317. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Dat jij moe bent na de lunch hoeftnatuurlijk absoluut niet te betekenen dat je diabetes hebt.
    Öğle yemeğinden sonrayorgun olmanız, elbette ki mutlaka şeker hastalığınız olduğu anlamına gelmez.
  318. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Familie betekent alles.
    Aile her şey demektir.
  319. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Het heeft niets te betekenen.
    • Pek önemi yok.
    • Pek bir şey ifade etmez.
  320. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Hij betekent niets voor mij.
    O benim için bir şey ifade etmez.
  321. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Hij heeft een blanco velondertekend, moet je je voorstellen wat dat betekent.
    Boş kâğıda imza atmış,gerisini sen düşün.
  322. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Hij weet niet wat ziek zijn betekent.
    Hasta olmanın ne olduğunu bilmiyor.
  323. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Ik weet niet wat dat betekent.
    Onun ne anlama geldiğini bilmiyorum.
  324. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Je weet wat dat betekent.
    • Onun ne anlama geldiğini biliyorsun.
    • Bunun anlamını biliyorsun.
  325. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Polygamie betekent dat een vrouw of een man meer dan één partner heeft.
    Poligami kadın veya erkeğin birden fazla eşinin olması anlamına gelir.
  326. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat betekent dat?
    • Ne demek bu?
    • Ne demek oluyor bu?
  327. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat betekent dat nou weer?
    Bu da ne demek oluyor?
  328. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat betekent dit?
    • Bu ne demek?
    • Bu ne anlama geliyor?
  329. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat betekent dit voor je?
    Bu senin için ne ifade ediyor?
  330. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat betekent dit woord?
    Bu kelimenin anlamı ne?
  331. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat mag dat betekenen?
    Bu ne anlama geliyor?
  332. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat moet dat hier betekenen?
    • Şu hale bak!
    • Neyapıyorsunuz?
    • Ne demek bu ya!
  333. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wat zou een dergelijk idee echter betekenen?
    Böylesi bir fikir gerçekten ne anlama geliyor?
  334. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Weet je wat dat woord betekent?
    O kelimenin ne anlama geldiğini biliyor musun?
  335. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Weet je wat dit betekent?
    Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?
  336. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Weet jij wat dat betekent?
    Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?
  337. betekenen : anlama gelmek, anlamına gelmek, anlamı vermek, manasına gelmek; ifade etmek, demek, işaret etmek; içermek, anlatmak

    •Wetten betekenen niet veel voor mij.
    Kanunlar bana fazla bir şey ifade etmez.
  338. bevolking : nüfus, halk

    •Alleen de vruchtbaarheid van de grond bindt de bevolking aan deze plek.
    Bu halkı buraya bağlayan sadece toprağın zenginliğidir.
  339. bevolking : nüfus, halk

    •De bevolking in Europa vergrijst.
    Avrupa’da nüfus yaşlanıyor.
  340. bevolking : nüfus, halk

    •De bevolking maakt zich zorgen.
    Halk üzülüyor.
  341. bevolking : nüfus, halk

    •Het is maar 12 procent van de bevolking.
    Nüfusun sadece yüzde 12’si.
  342. bevolking : nüfus, halk

    •Hier neemt de bevolking toe.
    Burada nüfus artıyor.
  343. bevolking : nüfus, halk

    •Hoe groot is de bevolking van deze stad?
    Bu şehrin nüfusu ne kadar?
  344. bevolking : nüfus, halk

    •Ik weet zeer goed wat de bevolking in Spanje denkt.
    İspanya halkının ne düşündüğünü çok iyi biliyorum.
  345. bevolking : nüfus, halk

    •Wat wil de Europese bevolking dan?
    O zaman Avrupa halkı ne istiyor?
  346. bevolking : nüfus, halk

    •Ze hebben de bevolking met gefingeerde berichten ongerust gemaakt.
    Uydurma haberlerle halkı telaşa düşürdüler.
  347. bezichtigen : yakinen incelemek, yakinen görmek, teftiş etmek, gezmek

    •Bovendien heb ik het museum bezichtigd.
    Ayrıca müzeyi de gezdim.
  348. bezichtigen : yakinen incelemek, yakinen görmek, teftiş etmek, gezmek

    •Hij bezichtigt vandaag de hele dag Bursa.
    • Bugün bütün gün Bursa'yı geziyor.
    • Bugün bütün gün Bursa'yı yakinen inceliyor.
  349. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Er is bezoek voor je.
    •Bir ziyaretçin var.
  350. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Het huis waar bezoek was is afgebrand.
    •İçinde misafir olan ev yanmış.
  351. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Ik geloof dat ze bezoek krijgen.
    •Misafirleri var gibi görünüyor.
  352. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Ik heb bezoek.
    •Misafirim var.
  353. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Op een avond zette hij net de t.v. aan,  en toen kwam er bezoek.
    •Bir akşam televizyonu açıyordu, o anda misafir geldi.
  354. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •We zaten televisie te kijken, toen er bezoek kwam.
    •Televizyon seyrediyorduk, derken misafir geldi.
  355. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Wij hebben bezoek.
    • •Ziyaretçimiz var.
    • •Konuğumuz var.
  356. het bezoek : konuk, misafir, ziyaretçi

    •Wij krijgen vanavond bezoek.
    •Bu aksam misafirlerimiz geliyor.
  357. bezorgdheid : endişe, rahatsızlık, üzüntü, kuruntu, kaygı, tasa

    •De toenemende capaciteit zorgt voor groeiende bezorgdheid in het Westen.
    • Artan kapasite Batı’da büyüyen endişeyi sağladı.
    • Artan kapasite Batı’da büyüyen rahatsızlığa sebep oldu.
  358. bijgenaamd : lakaplı, takma adlı, namı diğer

    •Keizer Karel, bijgenaamd ‘de Grote’.
    İmparator Karel, namı diğer ‘Büyük’.
  359. de bivakmuts : kulaklıklı başlık

    •Twee gewapende mannen met bivakmutsen kwamen vanmiddag rond 12.30 uur het hotel binnen en eisten geld.
    İki kulaklıklı başlığı olan adam bu öğlen saat 12.30 civarında otelden içeri girdiler ve para istediler.
  360. blijken : belli etmek, göstermek

    •Ik liet niet blijken dat ik het wist.
    Onu bildiğimi belli etmedim.
  361. blijken : belli etmek, göstermek

    •Je moet er niets van laten blijken.
    Belli etmemelisin.
  362. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Dat blijkt uit de cijfers van het Centraal Bureau voor de Statistiek (CBS).
    Bu, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün rakamlarından anlaşılıyor.
  363. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Het blijkt dat …
    • Belli oluyor ki,…
    • -dığı belli oluyor.
  364. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Het is nodig gebleken te …
    -mak gerekli görülmüştür.
  365. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Ik bleek onschuldig te zijn.
    Suçsuz olduğum belli oldu.
  366. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Ik dacht dat hij al achttien jaar was, maar hij blijkt pas zestien te zijn.
    Onun 18 yaşında olduğunu sanıyordum, ama 16 olduğu belli oluyor.
  367. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Mijn nieuwe baan blijkt heel leuk te zijn.
    Yeni işimin güzel olduğu belli oluyor.
  368. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Uit zijn rare antwoorden blijkt dat Marc zijn huiswerk niet heeft gedaan.
    Tuhaf cevaplarından anlaşılıyor ki Mark ev ödevini yapmamış.
  369. blijken : belli olmak, anlaşılmak

    •Uw onschuld zal daaruit blijken.
    Suçsuzluğunuz belli olacak.
  370. de bloedgroep : kan grubu

    •Welke bloedgroep heb je?
    • •Kan grubun ne?
    • •Hangi kan grubuna sahipsin?
  371. de bloedsuiker : kan şekeri

    •Als je nog meer symptomen hebt, moet je je bloedsuiker laten testen bij je huisarts.
    Eğer daha fazla belirtilerin varsa, ev doktoruna kan şekerini test ettirmen lazım.
  372. aan kritiek blootstaan : eleştiriye maruz kalmak

    •De functie van bedrijfsarts staat in Nederland bloot aan kritiek.
    İş hekiminin fonksiyonu Hollanda’da eleştiriye maruz.
  373. de bocht : kıvrım, büklüm, viraj, dönemeç, büküntü

    •De auto rijdt te hard en vliegt uit de bocht.
    Araba çok hızlı gidiyor ve virajdan uçuyor.
  374. de bocht : kıvrım, büklüm, viraj, dönemeç, büküntü

    •Gevaarlijke Bocht!
    Tehlikeli Viraj!
  375. door de bocht gaan : hak vermek, kabul etmek, ikna olmak

    •Hij ging veel te snel door de bocht.
    • Çok çabuk ikna oldu.
    • Çok çabuk kabul etti.
  376. zich in alle bochten wringen : kaçınmak ya da ipin ucunu ele almak için elinden geleni yapmak, her türlü çabayı göstermek

    •Hij wringt zich in alle bochten.
    • Her türlü çabayı gösteriyor.
    • Elinden geleni yapıyor.
  377. … in de bocht! : … bir delilikle meşgul!

    •Mehmet in de bocht!
    Mehmet bir delilikle meşgul!
  378. het bocht : kötü içki, pis içecek

    •Dat brouwsel is echt bocht.
    O imal edilmiş bira gerçekten kötü.
  379. het bocht : kötü içki, pis içecek

    •Deze bocht is niet te drinken!
    Bu kötü içki içilecek gibi değil!
  380. het bocht : kötü içki, pis içecek

    •Die koffie is bocht.
    • O kahve pis.
    • O kahve kötü.
  381. boete betalen : para cezası ödemek

    •Zij hebben een boete van 200 euro betaald.
    200 avro ceza ödediler.
  382. boete krijgen : ceza almak, para cezası yemek

    •Ik kreeg een boete voor te hard rijden.
    Çok hızlı sürmekten para cezası yedim.
  383. boete krijgen : ceza almak, para cezası yemek

    •Pieter kreeg een boete voor het rijden door rood licht.
    Pieter kırmızı ışıktan geçtiği için para cezası aldı.
  384. boete doen : ceza çekmek

    •Het is niet meer dan normaal dat je boete doet voor deze fout.
    • Bu hata için ceza çekmen normaldir.
    • Bu hata için ceza çekmen normalden başka bir şey değil.
  385. boos : öfkeli, kızgın, gücenik

    •Hij is boos.
    •O kızgın.
  386. boos : öfkeli, kızgın, gücenik

    •Hij is boos om het feit dat zijn dochter naar de disco gaat.
    •Kızının diskoya gitmesine kızıyor.
  387. boos : öfkeli, kızgın, gücenik

    •Hij is boos om het feit dat zijn dochter naar de disco gegaan is.
    •Kızının diskoya gittiğine kızıyor.
  388. boos : öfkeli, kızgın, gücenik

    •Hij was boos.
    • •Kızgındı.
    • •Kızdı.
  389. boos : öfkeli, kızgın, gücenik

    •Hij was boos, omdat ik niet at.
    • •Yemedim diye kızgındı.
    • •Yemedim diye kızdı.
  390. boos : öfkeli, kızgın, gücenik

    •Ik ben niet boos.
    •Kızgın değilim.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview