Nederlands – Turks [G]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223932
Filename:
Nederlands – Turks [G]
Updated:
2013-06-23 12:13:33
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. de gedetineerde : tutuklu, mahpus

    •De amnestie geldt ook voor alle gedetineerden die ouder zijn dan 75 jaar en die zijn veroordeeld tot straffen van minder dan 10 jaar.
    Af, 75 yaşın üstündeki tutuklular ve 10 yıldan daha az hüküm giymişler için de geçerlidir.
  2. de gedetineerde : tutuklu, mahpus

    •Er zijn drie gedetieerden uit de gevangenis ontsnapt.
    Üç mahkûm hapisten kaçmıştır.
  3. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Dat gedrag van jou bestempel ik als regelrecht egoïsme.
    Bu davranışını tam bir hodbinlik olarak değerlendiriyorum.
  4. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Dit gedrag is onaanvaardbaar en mag niet worden herhaald.
    Bu davranış kabul edilemez ve tekrarlanamaz.
  5. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Dit gedrag van je heeft me gekwetst.
    • Bu davranışın beni üzdü.
    • Bu davranışın beni incitti.
  6. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Er was iets vreemds in hun gedrag.
    Tavırlarında bir gariplik vardı.
  7. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Het gedrag van de Tsjechische regering is onaanvaardbaar.
    • Çek hukümetinin tutumu kabul edilemez.
    • Çek hukümetinin tavrıkabul edilemez.
  8. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Ik verwerp dit gedrag volledig.
    Bu davranışı tamamen reddediyorum.
  9. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •In hun gedrag was iets merkwaardigs.
    Onların davranışında bir tuhaflık vardı.
  10. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Jullie gedrag tegenover die mensen is niet juist.
    O insanlara karşı bu tutumunuz doğru değil.
  11. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Laat dat gedrag.
    • O davranışı bırak.
    • O tutumu bırak.
    • O tavrı bırak.
  12. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Mijnvader is verdrietig om dat gedrag van jou.
    • Babam hareketine üzülüyor.
    • Babam senin davranışına üzülüyor.
  13. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Ook dit gedrag bleef ongestraft.
    • Bu hareket de cezasız kaldı.
    • Bu davranış da cezasız kaldı.
  14. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Rijden onder invloed isasociaal gedrag.
    Alkollü araba kullanmak asosyal bir davranıştır.
  15. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •U moet u schamen voor uw gedrag!
    Bu davranışınızdan dolayı utanmalısınız!
  16. gedrag : davranış, hareket, tutum, tavır, gidişat

    •Zulke gedrag is niet teverdedigen.
    Bu tür davranışın savunulacak yanı yok.
  17. goed  gedrag : iyi hal, iyi davranış

    •Daarmee worden ze gestraft voor goed gedrag.
    • Onunla iyi davranış için cezalandırılıyorlar.
    • Bu onların iyi davranışlarından dolayı cezalandırılıyorlar demektir.
  18. het politieke gedrag : siyasi tutum

    •Daarom is het politieke gedrag van Sharon ook zo verwerpelijk.
    Bu yüzden Şaron’un siyasi tavrı da çok ayıp.
  19. zich gedragen : davranmak, hareket etmek

    •Gedraag je je zo in je eigen huis?
    Kendi evinde böyle mi davranıyorsun?
  20. zich gedragen : davranmak, hareket etmek

    •Het is schandelijk zoals ze zich heeft gedragen.
    Ayıp bir davranış sergiledi.
  21. zich gedragen : davranmak, hareket etmek

    •Hij weet zich te gedragen.
    Davranmasını biliyor.
  22. zich gedragen : davranmak, hareket etmek

    •Ik kan me niet gedragen als een koning.
    Ben bir kral gibi davranamam.
  23. zich gedragen : davranmak, hareket etmek

    •Ze gedroeg zich zoals ik van haar verwachtte.
    • Tam istediğim gibi davrandı.
    • Tam umduğum gibi davrandı.
  24. zich gedragen : davranmak, hareket etmek

    •Ze hebben zich ten opzichte van het voorval welgemanierd gedragen.
    Olay karşısında uygar bir davranış sergilediler.
  25. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende de 19e eeuw kreeg het begrip "vrijzinnigheid" politieke inhoud.
    19uncu yüzyıl boyunca “liberallik” kavramı siyasi bir içerik kazandı.
  26. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende de les mag er niet gerookt worden.
    • Ders süresince sigara içilmez.
    • Ders esnasında sigara içilmez.
    • Ders sırasında sigara içilmez.
  27. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende de ramadan vasten de moslims.
    Ramazan ayı süresince Müslümanlar oruç tutarlar.
  28. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende de vakantie heb ik geen brieven geschreven.
    Tatil esnasında hiç mektup yazmadım.
  29. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende de vergadering is hij tweemaal in slaap gevallen.
    Toplantı sırasında iki kez (uykuya) daldı.
  30. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende een hele week heb ik hem elke dag bezocht.
    Bir hafta boyunca onu her gün ziyaret ettim.
  31. gedurende : sırasında, esnasında, süresince, boyunca

    •Gedurende zes weken heb ik haar niet gezien.
    Altı hafta boyunca onu görmedim.
  32. gedwongen : zoraki, istemeden, zorunlu, mecburi, kaçınılmaz, yapmacık, yapmacıklı

    •Gedwongen seks is verkrachting.
    Zoraki seks tecavüzdür.
  33. gefingeerd : uyduruk, uydurma

    •Ze hebben de bevolking met gefingeerde berichten ongerust gemaakt.
    •Uydurma haberlerle halkı telaşa düşürdüler.
  34. gehoorzamen : itaat etmek, itaatli olmak, baş eğmek

    •Gehoorzaamt hij niet?
    İtaat etmiyor mu?
  35. gehuwd : evli

    •Mijn burgerlijke staat is : gehuwd.
    Benim medeni halim : evli.
  36. gehuwd zijn : evli olmak

    •De fout die zij gemaakt heeft, is dat zij gehuwd is met een Fransman.
    Onun yaptığı hata, bir Fransızla evli olmasıdır.
  37. gehuwd zijn : evli olmak

    •Ik ben gehuwd.
    Evliyim.
  38. gehuwd zijn : evli olmak

    •U bent gehuwd.
    Evlisiniz.
  39. gehuwd zijn : evli olmak

    •Was Jesus Christus gehuwd?
    Hz. İsa evli miydi?
  40. het geklets : gevezelik, lakırtı

    •Ach, wat is dat voor geklets?
    • •Aaaa, ne biçim söz öyle?
    • •Aaaa, o ne biçimlakırtı öyle?
  41. het gelid : (askeri) saf, sıra

    •Breng ze in het gelid!
    •Onları hizaya sok!
  42. geloven : inanmak

    •Als ik het zou vertellen, dan zouden jullie mij niet geloven.
    Anlatacak olsam, bana inanmazsınız.
  43. geloven : inanmak

    •De mensen geloven niet meer in helden.
    İnsanlar kahramanlara inanmıyor artık.
  44. geloven : inanmak

    •Geloof je dat?
    Buna inanıyor musun?
  45. geloven : inanmak

    •Geloof je echt dat we kunnen slagen?
    Gerçekten başarabileceğimize inanıyor musun?
  46. geloven : inanmak

    •Geloof je je eigen ogen niet?
    Kendi gözlerine inanmıyor musun?
  47. geloven : inanmak

    •Geloof je mij?
    Bana inanıyor musun?
  48. geloven : inanmak

    •Geloof je mij niet?
    Bana inanmıyor musun?
  49. geloven : inanmak

    •Geloof je nu alles wat je leest?
    Artık okuduğun her şeye inanıyor musun?
  50. geloven : inanmak

    •Geloof jij dat?
    Ona inanıyor musun?
  51. geloven : inanmak

    •Geloof jij hem niet?
    Ona inanmıyor musun?
  52. geloven : inanmak

    •Gelooft u dat niet?
    İnanmıyor musunuz?
  53. geloven : inanmak

    •Gelooft u in het lot?
    Kadere inanır mısınız?
  54. geloven : inanmak

    •Gelooft u mij, wij hebben alles gedaan wat in ons vermogen lag.
    İnanın, elimizden gelen her şeyi yapmışızdır.
  55. geloven : inanmak

    •Het valt niet te geloven.
    İnsanın buna inanası gelmiyor.
  56. geloven : inanmak

    •Ik heb jou zo gemist dat ik niet kan geloven dat je komt.
    Seni o kadar özledim ki geldiğine inanamıyorum.
  57. geloven : inanmak

    •Ik kan het niet geloven.
    Buna inanamıyorum.
  58. geloven : inanmak

    •Ik kan niet geloven dat hij het niet eerst aan ons heeft verteld.
    Önce bize anlatmamış olmasına inanamıyorum.
  59. geloven : inanmak

    •Ik kan niet geloven dat je gewoon wegloopt van het beste wat je ooit is overkomen.
    Başına gelen en güzel şeyden öylece vazgeçeceğine inanamıyorum.
  60. geloven : inanmak

    •Je moet me geloven.
    Bana inanman lazım.
  61. geloven : inanmak

    •Menigeen zal het niet willen geloven.
    Çoğu buna inanmayacak.
  62. geloven : inanmak

    •Mensen die in de satan geloven worden satanisten genoemd.
    Şeytana inananlara satanist deniyor.
  63. geloven : inanmak

    •Misschien dat je me op een dag zult geloven en dat je me dan je excuses aanbiedt.
    Belki bir gün bana inanırsın ve benden özür dilersin.
  64. geloven : inanmak

    •Niet te geloven!
    • Buna inanamıyorum!
    • İnanılacak gibi değil!
    • İnanılmaz!
  65. geloven : inanmak

    •Sommige mensen geloven alles.
    Bazı insanlar her şeye inanıyor.
  66. geloven : inanmak

    •Wien woorden moet ik geloven?
    Kimin sözüne inanmam gerek?
  67. geloven : inanmak

    •Wij geloven in je.
    Sana inanıyoruz.
  68. geloven : inanmak

    •Zou je me geloven als ik het je vertelde?
    Ne demek istiyorsun?
  69. geloven in God : Allah’a inanmak

    •Geloof je in God?
    Allah’a inanıyor musun?
  70. geloven : inanmak, güvenmek, bel bağlamak

    •Als ik niet in je zou geloven, had ik je ook niet geholpen.
    Eğer sana güvenmeseydim, sana yardım etmezdim.
  71. geloven : sanmak, düşünmek, zannetmek

    •Geloof je nog in zijn onschuld?
    Onun hâlâ masum olduğunu mu düşünüyorsun?
  72. geloven : sanmak, düşünmek, zannetmek

    •Ik geloof niet dat je gelijk hebt.
    Haklı olduğunu sanmıyorum.
  73. geopereerd zijn : ameliyat olmak

    •Hij is aan zijn rug geopereerd.
    Belinden ameliyat oldu.
  74. geopereerd zijn : ameliyat olmak

    •Hij is geopereerd aan een tumor in zijn hersenen.
    Beynindeki tümörden ameliyat oldu.
  75. geopereerd zijn : ameliyat olmak

    •Hij is vorige week geopereerd.
    Geçen hafta ameliyat oldu.
  76. geopereerd zijn : ameliyat olmak

    •Zijn moeder is aan haar rug geopereerd.
    Annesi belinden ameliyat oldu.
  77. het geruzie : kavga, sürekli kavga

    •Al dat geruzie is voor niets geweest.
    Bütün bu kavga boşuna oldu.
  78. het geruzie : kavga, sürekli kavga

    •De stad wordt niet beter van al dat geruzie.
    Bütün o kavgadan şehir daha iyi hale gelmez.
  79. het geruzie : kavga, sürekli kavga

    •Geruzie over energie kost consument geld.
    Enerji hakkındaki kavga tüketicinin parasına mal oluyor.
  80. gescheiden zijn : ayrılmak, ayrılmış olmak, boşanmak

    •Ben je gescheiden?
    Ayrıldın mı?
  81. gescheiden zijn : ayrılmak, ayrılmış olmak, boşanmak

    •De mannequin is voor eigen reclame vijf keer getrouwd en gescheiden.
    Manken kendi reklamı için beş kez evlenip boşandı.
  82. gescheiden zijn : ayrılmak, ayrılmış olmak, boşanmak

    •Ik dacht dat je gescheiden was.
    Boşandığını sanıyordum.
  83. gescheiden zijn : ayrılmak, ayrılmış olmak, boşanmak

    •Zijn ouders zijn geschijden.
    • Anası babası boşandılar.
    • Anası babası ayrılar.
  84. van een goed geslacht : iyi bir nesilden

    •Ze zijn van een goed geslacht.
    • İyi bir nesilden geliyorlar.
    • Soylu bir aileden geliyorlar.
  85. van een goed geslacht : iyi bir nesilden

    •Ze zijn van een goed geslacht van vaderskant.
    • Baba tarafından iyi bir nesilden geliyorlar.
    • Baba tarafından soylu bir aileden geliyorlar.
  86. het geslacht : cinsiyet

    •Op het formulier staat ‘geslacht : m/v’. Als je een man bent, moet je een cirkel om de m zetten.
    Formda ‘cinsiyet : m/v’ yazılı. Eğer bir erkekseniz, m harfini çember içine almalısınız.
  87. het mannelijk geslacht : erkek cinsi

    •Afgaand op zijn identiteitsbewijs zou hij van het mannelijk geslacht moeten zijn.
    • Nüfus cüzdanına bakarsan cinsiyeti erkekti.
    • Nüfus cüzdanına göre cinsiyeti erkekti.
  88. het gesprek : konuşma, sohbet, görüşme, müzakere

    •Het laatste gesprek was op 23 december en duurde vier uur.
    En son görüşme 23 aralıktaydı ve dort saat sürdü.
  89. het gesprek : konuşma, sohbet, görüşme, müzakere

    •Ik heb na de les een gesprek met mijn docent over de lessen.
    Dersten sonra öğretmenimle dersler hakkında konuşmam var.
  90. in gesprek : (telefon) meşgul, konuşma halinde, görüşmede

    •Ik probeer mijn vriendin te bellen, maar ze is steeds in gesprek.
    Kız arkadaşıma telefon etmeye çalışıyorum, ama o sürekli meşgul.
  91. een zwak gestel : zayıf bir yapı, zayıf bir bünye

    •Zij heeft een zwak gestel.
    • Zayıf bir yapısı var.
    • Zayıf bir bünyeye sahip.
  92. gestolen worden / gestolen zijn : çalınmak

    •De bus is gestolen.
    Otobüs çalındı.
  93. gestolen worden / gestolen zijn : çalınmak

    •Er is een achtervolgingswagen gestolen.
    Bir Özel Takip aracı çalındı.
  94. gestolen worden / gestolen zijn : çalınmak

    •Mensen van wie de auto’s zijn gestolen, kunnen zich bij ons melden.
    Arabası çalınanlar bize başvurabilir.
  95. gestolen worden / gestolen zijn : çalınmak

    •Mijn auto is gestolen.
    Arabam çalındı.
  96. gestolen worden / gestolen zijn : çalınmak

    •M’n fiets is gestolen.
    Bisikletim çalındı.
  97. gestolen worden / gestolen zijn : çalınmak

    •Neem niet te veel geld mee, het zou gestolen kunnen worden.
    Yanınıza fazla para almayın, çalınabilir.
  98. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •De meeste van onze ideeën waren gestoord.
    • Fikirlerimizin çoğu anormaldi.
    • Fikirlerimizin çoğu deliceydi.
  99. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Hij is geestelijk gestoord en moet worden opgenomen in een psychiatrische inrichting.
    O bir ruh hastası ve bir akıl hastanesine alınması gerekiyor.
  100. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Hij is gestoord.
    O bir ruh hastası.
  101. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Ik ben niet gestoord zoals jullie twee.
    Siz ikiniz gibi ben manyak değilim.
  102. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Ik word gestoord van die drukke kinderen.
    O kıvıl kıvıl çocuklardan deli oluyorum.
  103. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Je bent gestoord.
    • Sen manyaksın.
    • Sen ruh hastasısın.
  104. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Jij bent serieus gestoord.
    Sen ciddi ruh hastasısın.
  105. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Je kunt nauwelijks met hem praten, hij is contactueel gestoord.
    Onunla zor konuşabilirsin, o ilişkisel anormal.
  106. gestoord : (ruhen) anormal, ruh hastası, manyak, deli

    •Weet je dat ik gestoord ben?
    • Benim anormal olduğumu biliyor musun?
    • Benim deli olduğumu biliyor musun?
  107. getrouwd : evli

    •Er zijn nog altijd problemen voor mensen die getrouwd zijn.
    Evli insanlar için her zaman sorunlar vardır.
  108. getrouwd : evli

    •Gelukkig ben je niet met 'm getrouwd.
    İyi ki onunla evli değilsin.
  109. gewond : yaralı

    •De kat was na zijn val uit de boom gewond aan een voorpoot.
    Kedi ağaçtan düştükten sonra bir ön ayağından yaralıydı.
  110. gewond : yaralı

    •Hij moest na het ongeluk naar het ziekenhuis, omdat hij gewond was.
    Yaralı olduğu için, kazadan sonra hastaneye gitmek zorunda kalmıştı.
  111. gewond raken : yaralanmak

    •In en bij Rotterdam raakten elf politiemensen gewond.
    Rotterdam ve çevresinde onbir polis memuru yaralandı.
  112. gewond raken : yaralanmak

    •Niemand raakte gewond.
    Hiç kimse yaralanmadı.
  113. de gewonde : yaralı

    •De gewonden worden naar ziekenhuizen vervoerd.
    Yaralılar hastanelere nakledildi.
  114. gisteren : dün

    •Ahmet was gisteren erg ziek, naar men zegt.
    Ahmet dün çok hastaymış.
  115. gisteren : dün

    •Als hij gisteren gekomen is, waarom heeft hij dan niet gebeld?
    • Dün gelmişse, neden telefon etmedi?
    • Eğer dün gelmişse, neden telefon etmemiş?
  116. gisteren : dün

    •Als ik gisteren was gegaan, had ik hem gezien.
    Dün gideymişim, onu görürmüşüm.
  117. gisteren : dün

    •Die waren hier gisteren.
    Dün buradaydılar.
  118. gisteren : dün

    •Er zijn nu meer mensen dan gisteren.
    Şimdi dünkünden çok kişi var.
  119. gisteren : dün

    •Er wordt gezegd dat hij gisteren gekomen is.
    Dün geldiği söyleniyor.
  120. gisteren : dün

    •Gisteren heb ik mijn fiets verkocht.
    Dün bisikletimi sattım.
  121. gisteren : dün

    •Gisteren heb ik overgewerkt.
    Dün mesai yaptım.
  122. gisteren : dün

    •Gisteren heb ik twee brieven geschreven aan Ali.
    Dün Ali'ye iki mektup yazdım.
  123. gisteren : dün

    •Gisteren om deze tijd zat hij in zijn kamer een boek te lezen.
    Dün bu saatlerde odasında kitap okuyormuş.
  124. gisteren : dün

    •Gisteren sliep hij nog in een doos op straat, nu woont hij in een villa.
    Dün sokakta bir kutunun içinde uyuyordu, şimdi bir villada yaşıyor.
  125. gisteren : dün

    •Gisteren was het de hele dag bewolkt.
    Dün bütün gün hava bulutluydu.
  126. gisteren : dün

    •Gisteren was het erg koud.
    Dün çok soğuktu.
  127. gisteren : dün

    •Het is heel anders gegaan dan ik het je gisteren vertelde.
    Dün sana anlattığımdan tamamen başka oldu.
  128. gisteren : dün

    •Hij was gisteren hier gekomen.
    Dün buraya geldiydi.
  129. gisteren : dün

    •Hij was gisteren op de plaats van het ongeval.
    Dün kaza yerindeydi.
  130. gisteren : dün

    •Hij zat gisteren de hele dag thuis, hij ging nergens heen.
    Dün bütün gün evde oturdu, bir yere gitmedi.
  131. gisteren : dün

    •Hij zat gisteren in het park, toen zag hij Ali.
    Dün parkta oturuyormuş, Ali'yi görmüş.
  132. gisteren : dün

    •Hoe laat kwam je gisteren thuis van het werk?
    Dün işten eve saat kaçta döndün?
  133. gisteren : dün

    •Ik had gezegd dat u gisteren moest komen.
    Dün gelmenizi söylemiştim.
  134. gisteren : dün

    •Ik heb gehoord dat hij gisteren gekomen is.
    Dün (onun) geldiğini duydum.
  135. gisteren : dün

    •Ik heb gehoord dat jij gisteren gekomen bent.
    Dün geldiğini duydum.
  136. gisteren : dün

    •Ik heb gisteren als een rijke man geld uitgegeven.
    Dün zengin bir adam gibi para harcadım.
  137. gisteren : dün

    •Ik heb gisteren het rapport afgerond.
    Dün raporu tamamladım.
  138. gisteren : dün

    •Ik heb gisteren thuis mijn huiswerk gemaakt.
    • Dün evde derse çalıştım.
    • Dün evde ödevimi yaptım.
  139. gisteren : dün

    •Ik heb gisteren weinig geslapen.
    Dün az uyudum.
  140. gisteren : dün

    •Ik heb hem gisteren lang gesproken.
    Dün onunla uzun konuştum.
  141. gisteren : dün

    •Ik voel me beter dan gisteren.
    Kendimi dünden daha iyi hissediyorum.
  142. gisteren : dün

    •Ik was gisteren erg moe, daarom ben ik niet gekomen.
    Dün çok yorgundum, onun için gelmedim.
  143. gisteren : dün

    •Ik was gisteren niet op kantoor.
    Dün yazıhanede değildim.
  144. gisteren : dün

    •Ik zag je gisteren tussen je familie.
    Dün seni ailenle gördüm.
  145. gisteren : dün

    •Ik zou de vertaling gisteren maken, maar er kwam iets tussen.
    Tercümeyi dün yapacaktım, ama işim çıktı.
  146. gisteren : dün

    •Is ze gisteren niet uit eten geweest?
    Dün yemeğe çıkmadı mı?
  147. gisteren : dün

    •Jij was gisteren niet thuis, zegt men.
    Dün evde değilmişsin.
  148. gisteren : dün

    •Joh, waarom ben je gisteren niet gekomen?
    Yahu, dün neden gelmedin?
  149. gisteren : dün

    •Met wie was je gisteren samen?
    Dün kiminle beraberdin?
  150. gisteren : dün

    •Mijn zoon heeft gisteren drie keer gescoord.
    Benim oğlum dün üç gol attı.
  151. gisteren : dün

    •U bent gisteren naar Amsterdam gegaan.
    Dün Amsterdam'a gitmişsiniz.
  152. gisteren : dün

    •Waar is dat nieuwe boek dat ik gisteren gestuurd heb?
    Dün gönderdiğim o yeni kitap nerede?
  153. gisteren : dün

    •Waar is het boek dat ik gisteren gestuurd heb?
    Dün gönderdiğim kitap nerede?
  154. gisteren : dün

    •Waarom vertel je het nu? Je had het gisteren moeten vertellen.
    Neden şimdi anlatıyorsun? Dün anlataydın.
  155. gisteren : dün

    •Was u gisteren niet thuis?
    Dün evde değil miydiniz?
  156. gisteren : dün

    •Wie hier gisteren was, hoeft morgen niet te komen.
    Dün burada olanın, yarın gelmesi gerekmez.
  157. gisteren : dün

    •Wie waren de mannen die gisteren hierheen zouden komen?
    Dün buraya gelecek olan adamlar kimdi?
  158. gisteren : dün

    •Wie waren degenen die wij gisteren hebben gezien?
    Dün gördüklerimiz kimdi?
  159. gisteren : dün

    •Wie waren degenen die zich gisteren bij ons aangemeld hebben?
    Dün bize başvuranlar kimdi?
  160. gisteren : dün

    •Wij waren gisteren bij hen.
    Dün onlardaydık.
  161. gisteren : dün

    •Wij zouden gisteren naar de bioscoop gaan, maar er kwam bezoek.
    Dün sinemaya gidecek olduk, ama misafir geldi.
  162. gisteren : dün

    •Ze begraven de vrouw die gisteren gestorven is.
    Dün ölen kadını gömüyorlar.
  163. gisteren : dün

    •Ze begraven die oude man die gisteren gestorven is.
    Dün ölen o yaşlı adamı gömüyorlar.
  164. gisteren : dün

    •Ze hebben de man die gisteren gestorven is, begraven.
    Dün ölen adamı gömdüler.
  165. gisteren : dün

    •Ze hebben de oude vrouw die gisteren gestorven is, begraven.
    Dün ölen yaşlı kadını gömdüler.
  166. gisteren : dün

    •Ze waren gisteren weer bij elkaar.
    Dün yine birliktelerdi.
  167. gisteren : dün

    •Zij zouden gisteren komen, maar er was geen vliegtuig.
    Dün gelecekmişler, ama uçak yokmuş.
  168. tot gisteren : düne kadar

    •Ik ken mensen die tot gisteren onsterfelijk waren.
    Düne kadar ölümsüz olan insanlar tanıyorum.
  169. van gisteren : dünden, dünkü

    •De gebeurtenissen van gisteren zijn in de bovengelegen wijk ontstaan.
    Dünkü olaylar yukarı mahallede patlak vermiş.
  170. van gisteren : dünden, dünkü

    •Het stond in de krant van gisteren.
    Dünkü gazetede yazıyordu.
  171. van gisteren : dünden, dünkü

    •Hij deelt de resultaten van de bespreking van gisteren mee.
    Dünkü görüşmenin sonuçlarını anlatıyor.
  172. van gisteren : dünden, dünkü

    •Ik ben ziek geworden van dat eten van gisteren.
    Dünkü yemek beni hasta etti.
  173. het glas : bardak

    •Als ik ’s avonds geen glas raki drink, kan ik niet slapen.
    Akşamları bir bardak rakı atmayınca uyuyamıyorum.
  174. het glas : bardak

    •De sultan was op weg naar Kütahya, hij kreeg dorst, hij vroeg een glas water ...
    Sultan Kütahya'ya gidiyormuş, susamış, bir bardak su istemiş ...
  175. het glas : bardak

    •Dit was mijn glas.
    Bu benim bardağımdı.
  176. het glas : bardak

    •Enger dan een glas melk hè?
    Bir bardak sütten daha korkunç, ha?
  177. het glas : bardak

    •Ik heb ijs in m’n glas.
    Bardağımda buz var.
  178. het glas : bardak

    •Ik liet het glas vallen.
    Bardağı düşürdüm.
  179. het glas : bardak

    •Je moet elke dag een glas melk drinken.
    • Her gün bir bardak süt içeceksin.
    • Her gün bir bardak süt içmelisin.
  180. het glas : bardak

    •Kun je mij het glas geven?
    Bardağı bana verebilir misin?
  181. het glas : bardak

    •Mag ik een glas water?
    Bir bardak su alabilir miyim?
  182. het glas : cam

    •Als er geen glas tussen zat, zou hij snel zijn hand uitsteken.
    Arada cam olmasa, elini uzatıverecekti.
  183. het glas : cam

    •Blijf weg bij ’t glas en raak ’t niet aan.
    Cama dokunma ve yaklaşma.
  184. het glas : cam

    •Pas op voor ’t glas!
    Cama dikkat et!
  185. glijden : kaymak, süzülmek

    •Als je schaatst, glijd je over het ijs.
    Patenle kayarsan, buz üzerinde kayarsın.
  186. glijden : kaymak, süzülmek

    •Bij het opstaan, gleed hij en viel.
    Ayağa kalkarken, kaydı ve düştü.
  187. glijden : kaymak, süzülmek

    •Door de sneeuw op de weg, gleed ik met mijn fiets tegen een auto aan.
    Yoldaki kar yüzünden, bisikletimle bir arabaya doğru kaydım.
  188. glijden : kaymak, süzülmek

    •Voel jij de ogen niet langs je lichaam glijden?
    Vücudun boyunca kayan gözleri hissetmez misin?
  189. de godsdienst : din

    •De gelijkheid van de mens ongeacht de godsdienst wordt beklemtoond.
    İnsanın eşitliği dine bakılmaksısın vurgulanıyor.
  190. de godsdienst : din

    •Wat is uw godsdienst?
    Dininiz nedir?
  191. de godsdienst : din

    •Zij heeft geen godsdienst. Ze gelooft niet in God.
    Onun hiç dini yok. Allah’a inanmıyor.
  192. grofweg : kabaca, kabataslak, yaklaşık

    •Dit bronwater is grofweg 80 graden Celsius.
    Bu maden suyu kabaca 80 santigrad derece.
  193. grofweg : kabaca, kabataslak, yaklaşık

    •Zij kunnen grofweg in drie categorieën worden verdeeld.
    Onlar kabaca üç kategoriye ayrılabilir.
  194. grofweg : kabaca, kabataslak, yaklaşık

    •Zo'n apparaat kost grofweg 500 euro.
    • Böyle bir cihaz yaklaşık 500 avro’ya mal olur.
    • Öyle bir aletkabaca 500 avro’ya mal olur.
  195. de grond : yer, toprak

    •Ik heb eigen grond.
    Benim kendi toprağım var.
  196. de grond : yer, toprak

    •Van wie is deze grond?
    • Burası kimin toprağı?
    • Bu toprak kimin?
    • Bu yer kimin?
  197. in de grond : gerçekten, temelde

    •In de grond hebt u gelijk.
    Temelde haklısınız.
  198. op grond van … : -den dolayı, yüzünden, -e dayanarak

    •Op grond van het hierboven vermelde hebben wij het volgende besluit ge­nomen.
    Yukarıda bildirilenlere dayanarak şu kararı aldık.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview