Nederlands – Turks [O]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223940
Filename:
Nederlands – Turks [O]
Updated:
2013-06-26 16:58:32
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. omkomen : kazada ölmek, hayatını yitirmek

    •Bij de aanslag op zaterdag kwamen vijf leden van de Taliban en een politieagent om.
    Cumartesi günkü saldırıda beş Taliban üyesi ve bir polis memuru hayatını kaybetti.
  2. omkomen : kazada ölmek, hayatını yitirmek

    •In de oorlog zijn heel wat mensen bij bombardementen omgekomen.
    Savaşta çok fazla insan bombardımanlarda öldüler.
  3. omkomen : (zaman) geçmek

    •De tijd komt niet om.
    Vakit geçmiyor.
  4. omslachtig : uzun, ayrıntılı, detaylı, karmaşık; uzun uzadıya

    •Dat is een buitengewoon omslachtig proces: het duurt vijftien werkdagen en kost 71 euro.
    Bu olağanüstü karmaşık bir işlem: bu onbeş iş günü surer ve 71 avro’ya malolur.
  5. omslachtig : uzun, ayrıntılı, detaylı, karmaşık; uzun uzadıya

    •De huidige regels zijn omslachtig.
    Şimdiki kurallar çok ayrıntılı.
  6. omslachtig : uzun, ayrıntılı, detaylı, karmaşık; uzun uzadıya

    •Die pogingen waren omslachtig.
    • O çabalar uzundu.
    • O denemeler uzunuzadıyaydı.
    • O teşebbüsler uzun uzadıyaydı.
  7. omslachtig : uzun, ayrıntılı, detaylı, karmaşık; uzun uzadıya

    •Ik begrijp absoluut niet waarom dat te bureaucratisch of omslachtig is.
    Neden o çok bürokratik ya da uzun uzadıya, kesinlikle anlamıyorum.
  8. omslachtig : uzun, ayrıntılı, detaylı, karmaşık; uzun uzadıya

    •Ik vind het belangrijk dat de procedure niet te omslachtig wordt.
    • İşlemin çok detaylı olmamasını  önemli buluyorum.
    • İşlemin çok karmaşık olmamasını önemli görüyorum.
  9. omstreden : tartışmalı

    •Alle voorstellen waren omstreden.
    Tüm öneriler tartışmalıydı.
  10. omstreden : tartışmalı

    •Dat was jarenlang omstreden.
    O yıllarca tartışmalıydı.
  11. omstreden : tartışmalı

    •De omstreden neuroloog Jansen Steur is ontslagen bij het ziekenhuis in Duitsland.
    Tartışmalı nörolog Jansen Steur Almanya’daki hastaneden kovuldu.
  12. omstreden : tartışmalı

    •Het was een omstreden voorstel.
    O tartışmalı bir öneriydi.
  13. omstreden : tartışmalı

    •Justitie in Duitsland is een vooronderzoek gestart naar de omstreden Nederlandse arts Jansen Steur.
    Almanya’daki adalet tartışmalı Hollandalı doktor Jansen Steur hakkında bir ön soruşturma başlattı.
  14. omstreden : tartışmalı

    •Maar de methode is zeer omstreden om tenminste twee redenen.
    Ama yöntem, en azından iki nedenden dolayı çok tartışmalı.
  15. omwille van : uğruna, uğrunda, için

    •De winkelier moet omwille van de plicht zijn klanten niet afzetten.
    Dükkancı vazife uğruna müşterilerini kazıklamamalıdır.
  16. omwille van : uğruna, uğrunda, için

    •Ik doe alles omwille van jou.
    • Senin uğruna her şeyi yaparım.
    • Senin için her şeyi yaparım.
  17. omwille van : uğruna, uğrunda, için

    •Omwille van de duidelijkheid heb ik voor gestemd.
    Açıklık için oy kullandım.
  18. omwille van : uğruna, uğrunda, için

    •Omwille van de geloofwaardigheid kan dat ook niet anders.
    İnandırıcılık uğruna başka da olamaz.
  19. omwille van : uğruna, uğrunda, için

    •Sommige fouten werden ook omwille van politieke redenen gemaakt.
    Siyasi nedenler için bazı hatalar yapıldı.
  20. omwille van : uğruna, uğrunda, için

    •Uitsluitend omwille van deze kwestie heb ik tegen gestemd.
    Sadece bu mesele için karşı oy kullandım.
  21. onbekend : tanınmamış, meçhul, meşhur değil, ünsüz

    •Er traden wat onbekende artiesten op.
    Bazı tanınmamış sanatçılar sahneye çıktılar.
  22. onbekend : tanınmamış, meçhul, meşhur değil, ünsüz

    •Onbekend maakt onbemind.
    İnsan tanımadığının değerini bilemez.
  23. onbekend : bilinmeyen, yabancı, tanınmayan

    •Het is mij onbekend.
    • Bilmiyorum.
    • Tanımıyorum.
  24. onbekend : bilinmeyen, yabancı, tanınmayan

    •Hij is mij onbekend.
    Onu tanımıyorum.
  25. onbekend : bilinmeyen, yabancı, tanınmayan

    •Ik ben hier onbekend.
    Buranın yabancıcıyım.
  26. onbekend : bilinmeyen, yabancı, tanınmayan

    •Pardon mevrouw, ik ben in deze stad onbekend. Weet u waar de Tuinstraat is?
    Afedersiniz hanımefendi, bu şehrin yabancısıyım. Tuinstraat nerede biliyor musunuz?
  27. onbeperkt : sınırsız, limitsiz, sonsuz, geniş

    •De toegang tot deze gegevens mag niet onbeperkt zijn.
    Bu verilere erişim sınırsız olamaz.
  28. onbeperkt : sınırsız, limitsiz, sonsuz, geniş

    •Wij erkennen dat uw onafhankelijkheid niet onbeperkt is.
    Bağımsızlığınızın sınırsız olmadığını kabul ediyoruz.
  29. onbeschoft : kaba, küstah, terbiyesiz, münasebetsiz, utanmaz, damarı çatlak

    •Ik heb kritiek op de onbeschofte manier waarop je die man aansprak.
    Konuştuğun o adama karşı küstahça tavıra eleştirim var.
  30. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ik wist dat jullie zouden komen, ondanks de problemen met de wet.
    Kanunla sorunlara rağmen, geleceğinizi biliyordum.
  31. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks al mijn inspanningen kon ik de brief niet op tijd posten.
    Bütün çabalarıma rağmen mektubu zamanında postalayamadım.
  32. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks dat hij er geen geld voor had, ging hij op vakantie.
    Parası olmamasına rağmen, tatile gitti.
  33. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks de hevige regen liet de scheidsrechter de wedstrijd doorgaan.
    Şiddetli yağmura rağmen hakem maçı devam ettirdi.
  34. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks de regen hebben we toch gepicknickt.
    Yağmura rağmen yine de piknik yaptık.
  35. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks de waarschuwing is zij naar de disco gegaan.
    Uyarıya rağmen diskoya gitmiş.
  36. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks het mooie weer bleef hij binnen zitten.
    Güzel havaya rağmen evde kaldı.
  37. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks het uitgangsverbod gingen zij uit.
    Sokağa çıkma yasağına rağmen dışarı çıktılar.
  38. ondanks : -e rağmen, -e karşın, -e aldırmayarak, -e bakmayarak

    •Ondanks mijn ziekte ging ik werken.
    Hastalığıma rağmen çalışmaya gittim.
  39. ondanks alles : her şeye rağmen

    •Dat is volgens mij echter, ondanks alles, niet de goede houding.
    Bence bu, her şeye rağmen, iyi bir tutum değil.
  40. ondanks alles : her şeye rağmen

    •Ondanks alles is dat volgens mij bevredigend.
    Her şeye rağmen bence tatmin edici.
  41. ondanks alles : her şeye rağmen

    •Wij zullen hen ondanks alles verwelkomen.
    Her şeye rağmen onları hoş karşılayacağız.
  42. ondeugd : kötü alışkanlık

    •De zeven ondeugden zijn: hoogmoed, afgunst, toorn, luiheid, gierigheid, gulzigheid en onkruisheid.
    Yedi kötü alışkanlık şunlardır: kibir, kıskançlık, öfke, tembellik, cimrilik, açgözlülük ve iffetsizlik.
  43. ondeugd : kötü alışkanlık

    •Een gat in de hand is een ondeugd waar velen mee worstelen.
    Savurgan olmak çoklarının mücadele ettiği kötü bir alışkanlıktır.
  44. ondeugd : kötü alışkanlık

    •Gulzigheid is een ondeugd.
    • Oburluk kötü bir alışkanlıktır.
    • Açgözlülük kötü bir alışkanlıktır.
  45. ondeugd : yaramaz, yumurcak, fettan, ipi kırık, haylaz

    •Die ondeugd heeft het wachtwoord van m’n PC gewijzigd!
    O yumurcak bilgisayarımın şifresini değiştirmiş.
  46. ondeugd : yaramaz, yumurcak, fettan, ipi kırık, haylaz

    •Hij is een echte ondeugd.
    O tam bir yaramaz.
  47. ongehoorzaam : itaatsiz, serkeş, asi, başına buyruk, söz dinlemez

    •Hij is tegenwoordig ongehoorzaam.
    • Şu günlerde itaatsiz.
    • Sözümüzü dinlemez oldu.
  48. ongelegen : uygunsuz, yersiz, zamansız, vakitsiz

    •Als het u ongelegen komt, ...
    Sizin için uygun değilse, ...
  49. ongelegen : uygunsuz, yersiz, zamansız, vakitsiz

    •De ouders van hem komen heel ongelegen op bezoek.
    Onun ebeveynleri çok vakitsiz ziyarete gelirler.
  50. ongelegen : uygunsuz, yersiz, zamansız, vakitsiz

    •Ik kom misschien wat laat en ongelegen.
    Belki biraz geç ve vakitsiz gelirim.
  51. ongelegen : uygunsuz, yersiz, zamansız, vakitsiz

    •U komt wel een beetje ongelegen.
    Bu pek uygun zaman değil.
  52. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Dat is ongelooflijk!
    Bu inanılmaz!
  53. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Dat is ongelooflijk belangrijk!
    • Bu çok fazla önemli!
    • O aşırı derecede önemli!
  54. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Dat is ongelooflijk hoog!
    • Bu çok fazla yüksek.
    • O aşırı derecede yüksek.
    • Olağanüstü yüksek.
  55. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •De temperatuur daalde ongelooflijk snel.
    Sıcaklık inanılmaz derecede hızlı düştü.
  56. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Dit is onze taak, en die is ongelofelijk moeilijk.
    Bu bizim işimiz, ve o inanılmaz zor.
  57. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Er zijn ongelooflijk grote verschillen tussen hen.
    Arada dağlar kadar fark var.
  58. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Het is hier ongelooflijk, niet?
    Burası inanılmaz, öyle değil mi?
  59. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Het is ongelooflijk!
    Bu inanılmaz!
  60. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Het is werkelijk ongelooflijk!
    Bu gerçekten inanılmaz!
  61. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Ik vind dat ongelooflijk!
    • Onu inanılmaz buluyorum!
    • Bence o inanılmaz!
  62. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Is het niet ongelooflijk?
    • İnanılmaz değil mi?
    • Akıl almaz değil mi?
  63. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Je bent heel slim, of ongelooflijk dom.
    Ya çok akıllısın, ya da çok aptal.
  64. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Je bent ongelooflijk!
    Sen inanılmazsın!
  65. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Je bent ongelooflijk slim, of ongelooflijk dom.
    Ya çok akıllısın, ya da çok aptal.
  66. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Ongelofelijk dat je dat hebt opgegeven.
    • Onu bırakmana inanamıyorum.
    • Ondan vazgeçmen inanılmaz.
  67. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Ongelofelijk, hé?
    İnanılmaz, değil mi?
  68. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Ongelooflijk!
    İnanılmaz!
  69. ongelofelijk / ongelooflijk : inanılmaz, akıl almaz, olağanüstü, aşırı, çok fazla

    •Toch blijft er nog ongelofelijk veel te doen.
    Yine de daha yapacak çok fazla şey kalıyor.
  70. ongeschoold : vasıfsız, uzman olmayan

    •Dezer dagen vinden ongeschoolden vlugger werk dan afgestudeerden van een universiteit.
    Şu günlerde vasıfsız kimseler üniversite mezunlarından daha çabuk iş buluyor.
  71. ongeschoold : vasıfsız, uzman olmayan

    •Het grootste deel van de vrouwen die werkzaam zijn in deze sector is laag- of ongeschoold.
    Bu sektörde çalışan kadınların en büyük bölümü düşük eğitimli ya da vasıfsızdır.
  72. ongeschoold : vasıfsız, uzman olmayan

    •Ik weet niet of het waar is dat de meeste illegale immigranten die bij ons aankomen, ongeschoold zijn.
    Bize gelen mültecilerin çoğunun vasıfsız olduğunun doğru olup olmadığını bilmiyorum.
  73. ongetwijfeld : kesinlikle, kuşkusuz, şüphesiz

    •De jongeman, hij was ongetwijfeld erg moe, zat op de rots.
    Genç adam, kuşkusuz çok yorgundu, kayanın üzerinde oturuyordu.
  74. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Dat is ongeveer de stand van zaken op dit ogenblik.
    Şu anda işlerin durumu bu.
  75. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •De afstand van het station tot ons huis is ongeveer 150 meter.
    Bizim evle istasyon arası yaklaşık 150 metre kadar.
  76. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •De antwoorden waren wel ongeveer hetzelfde.
    Cevaplar aşağı yukarı aynıydı.
  77. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Er kwamen ongeveer honderd mensen.
    Yüz civarında insan geldi.
  78. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Er waren ongeveer driehonderd mensen.
    • Yaklaşık üç yüz insan vardı.
    • Aşağı yukarı üç yüz kişi vardı.
  79. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Er zitten hier ongeveer tien afgevaardigden.
    • Burada yaklaşık on delege oturuyor.
    • Burada yaklaşık on delege var.
  80. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Het gaat ongeveer 200 euro kosten.
    Yaklaşık 200 avro’ya mal olur.
  81. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Het is ongeveer elf uur.
    • Saat onbir sularında.
    • Saat yaklaşık onbir.
  82. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Hoeveel mensen verwacht u ongeveer voor het concert?
    Konsere yaklaşık kaç kişi bekliyorsunuz?
  83. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Ik wou ongeveer hetzelfde als de heer Ahmet zeggen.
    Aşağı yukarı Ahmet bey gibi aynısını diyecektim.
  84. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Kufa is een stad in Irak, ongeveer 150 km ten zuiden van Bagdad.
    Kûfe, Bağdat’ın yaklaşık 150 km güneyinde bulunan Irak’ta bir şehirdir.
  85. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Ongeveer 500 mensen zijn al van honger omgekomen.
    Yaklaşık 500 insan açlıktan hayatını kaybetti.
  86. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •Was dit ongeveer wat je verwachtte?
    Umduğun yaklaşık olarak bu muydu?
  87. ongeveer : yaklaşık, yaklaşık olarak, aşağı yukarı, üç aşağı beş yukarı

    •We zijn ongeveer twee weken in Istanbul gebleven.
    İstanbul'da iki hafta kadar kaldık.
  88. ongezien : görülmedik, görülmemiş, göze çarpmamış, görmeden, kötü gözle bakılmış

    •Hij is in zijn nieuw woonplaats ongezien.
    Yeni ikamet yerinde ona kötü gözle bakılıyor.
  89. ongezien : görülmedik, görülmemiş, göze çarpmamış, görmeden, kötü gözle bakılmış

    •Hij keurt bezwaren ongezien goed.
    • İtirazları görmeden onaylar.
    • İtirazları görmeden onaylıyor.
  90. ongezien : görülmedik, görülmemiş, göze çarpmamış, görmeden, kötü gözle bakılmış

    •Hij tekende het contract ongezien.
    Sözleşmeyi görmeden imzaladı.
  91. ongezien : görülmedik, görülmemiş, göze çarpmamış, görmeden, kötü gözle bakılmış

    •U hoeft niet ongezien alle plannen goed te keuren.
    •Tüm planları görmeden onaylamanız gerekmez.
  92. onterecht : haksız yere, haksız

    •Deze beschuldiging is dus onterecht.
    • •Bu suçlama bu yüzden haksız yeredir.
    • •Yani bu suçlama haksız yeredir.
  93. onterecht : haksız yere, haksız

    •Deze kritiek is echter onterecht.
    •Bu eleştiri gerçekten haksız.
  94. onterecht : haksız yere, haksız

    •Drie mannen en drie vrouwen hebben mogelijk jarenlang onterecht vastgezeten.
    •Üç erkek ve üç kadın muhtemelen yıllarca haksız yere hapis yattılar.
  95. onterecht : haksız yere, haksız

    •Ik vind deze kritiek onterecht.
    • •Bu eleştiriyi haksız buluyorum.
    • •Bence bu eleştiri haksız.
  96. ontnemen : almak, mahrum etmek

    •Je hebt haar alle plezier erin ontnomen.
    • •Onun tüm zevkini aldın.
    • •Onun moralini bozdun.
  97. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Ben ik ontslagen?
    • Kovuldum mu?
    • İşten çıkarıldım mı?
    • Beni kovuyor musunuz?
  98. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Eindelijk was hij van die verantwoordelijkheid ontslagen.
    Nihayet o sorumluluktan azledildi.
  99. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Hij heeft me ontslagen omdat ik zwart ben!
    Beni siyah olduğum için işten kovdu.
  100. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Hij is ontslagen.
    İşten atıldı.
  101. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Hij ontsloeg een ambtenaar.
    O bir memuru işten çıkardı.
  102. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Hij werd ontslagen als directeur.
    Müdürlükten atıldı.
  103. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Ik ben ontslagen.
    • İşimi kaybettim.
    • İşten çıkarıldım.
    • Kovuldum.
  104. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Ik ben ontslagen omdat ik niet gehoorzaamde.
    İtaat etmediğim için kovuldum.
  105. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Ik veronderstel dat iedereen weet dat ik ontslagen ben.
    Herkes işten atıldığımı biliyor sanıyorum.
  106. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Indien u morgen niet komt, zult u ontslagen worden.
    Yarın gelmediğiniz takdirde işten kovulacaksınız.
  107. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Jan zoekt ander werk, want hij is ontslagen.
    Jan başka bir iş arıyor, çünkü işten çıkarıldı.
  108. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Mijn vader was ontslagen, nu konden we zelfs niet meer op vakantie gaan.
    Babam işten atılmıştı, artık tatile bile gidemeyecektik.
  109. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Op 1 februari van dit jaar ontsloeg de koningin de regering.
    Bu yılın 1 şubatında kraliçe hükümeti azletti.
  110. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Wil je je klerenmaker niet ontslaan?
    Terzinin işine son vermeyecek misin?
  111. ontslaan : işten atmak, çıkışını vermek, işten çıkarmak, yol vermek, pabucunu eline vermek, azletmek

    •Zij werd ontslagen omdat ze de bedrijfsvoorschriften niet volgde.
    Şirket yönetmeliklerine uymadığı için işten atıldı.
  112. ontslaan : serbest bırakmak, tahliye etmek

    •Hij is uit de gevangenis ontslagen.
    Hapishaneden serbest bırakıldı.
  113. ontslaan : serbest bırakmak, tahliye etmek

    •Hij werd uit het ziekenhuis ontslagen.
    Hastahaneden tahliye edildi.
  114. ontsnappen : kaçmak, kaçıp kurtulmak, sıyrılmak

    •Als je ontsnapt, is onze kans weg.
    Eğer sen kaçarsan, bizim şansımız kalmaz.
  115. ontsnappen : kaçmak, kaçıp kurtulmak, sıyrılmak

    •De dief is ontsnapt.
    • Hırsız kaçtı.
    • Hırsız paçayı kurtardı.
  116. ontsnappen : kaçmak, kaçıp kurtulmak, sıyrılmak

    •Er zijn drie gedetieerden uit de gevangenis ontsnapt.
    Üç mahkûm hapisten kaçmıştır.
  117. ontsnappen : kaçmak, kaçıp kurtulmak, sıyrılmak

    •Hoe ben je de vorige keer ontsnapt?
    • Geçen sefer nasıl kaçtın?
    • Geçen sefer nasıl kaçıp kurtuldun?
  118. ontsnappen : kaçmak, kaçıp kurtulmak, sıyrılmak

    •Iedereen ontsnapt?
    Herkes kaçtı mı?
  119. ontsnappen : kaçmak, kaçıp kurtulmak, sıyrılmak

    •Waarom is zij niet ontsnapt?
    O neden kaçmadı?
  120. onverzorgd : (eller vb.) bakımsız, (bahçe vb.) dağınık, dağ gibi, dökük saçık, darmadağınık

    •Haar haar zag er erg onverzorgd uit.
    Saçları çok bakımsız görünüyordu.
  121. ontvluchten : kaçmak, firar etmek

    •Maar hij is het land inmiddels ontvlucht.
    •Ama o bu arada ülkeden firar etti.
  122. ontvluchten : kaçmak, firar etmek

    •Na 12 dagen besloot ze Iran te ontvluchten.
    •12 gün sonra İran’dan kaçmaya karar verdi.
  123. ontvluchten : kaçmak, firar etmek

    •Probleem is dat veel patiënten het ziekenhuis zijn ontvlucht.
    •Problem şu ki çok hasta hastahaneden kaçtı.
  124. onwel worden : rahatsızlanmak, hastalanmak, kötüleşmek

    •Een deel van hen werd onwel.
    • Onların bir kısmı rahatsızlandı.
    • Bazıları kötüleşmişti.
  125. onwel worden : rahatsızlanmak, hastalanmak, kötüleşmek

    •Ik denk dat iedereen onwel kan worden, ongeacht zijn of haar leeftijd.
    Yaşı ne olursa olsun herkesin rahatsızlanabileceğini düşünüyorum.
  126. onwel worden : rahatsızlanmak, hastalanmak, kötüleşmek

    •In Delft zijn zes mensen, onder wie een kind, onwel geworden door koolmonoxide.
    Delft’te aralarında biri çocuk olmak üzere altı kişi karbondioksit yüzünden hastalandı.
  127. onwel worden : rahatsızlanmak, hastalanmak, kötüleşmek

    •Waarschijnlijk is hij onwel geworden en gevallen.
    Muhtemelen rahatsızlandı ve düştü.
  128. ook : de, da

    •Als hij niet gaat, ga ik ook niet.
    O gitmeyecekse, ben de gitmeyeceğim.
  129. ook : de, da

    •Als je niks vraagt, krijg je ook niks.
    Hiçbir şey istemezsen, hiçbir şey de alamazsın.
  130. ook : de, da

    •Als jij niet naar de bruiloft gaat, ga ik ook niet.
    Sen düğüne gitmiyorsan, ben de gitmiyorum.
  131. de oorlog : savaş, harp

    •Een eind aan de oorlog, wie is daartegen?
    Savaşa bir son mu, bunun karşısında olan kim?
  132. de oorlog : savaş, harp

    •Laten we aannemen, laten we bidden, dat het een korte oorlog is.
    Bunun kısa bir savaş olmasını farz edelim, dua edelim.
  133. de oorlog : savaş, harp

    •Laten we hopen dat deze oorlog vlug weer ten einde komt.
    Bu savaşın çabuk tekrar sona ermesini umalım.
  134. de oorlog : savaş, harp

    •Oorlog tussen de nationale staten van Europa is ondenkbaar.
    Avrupanın milli devletleri arasındaki savaş düşünülemez.
  135. de oorlog : savaş, harp

    •Oorlogen komen en gaan.
    Savaşlar gelir geçer.
  136. de oorlog : savaş, harp

    •Oorlogen win je niet met woorden.
    Savaşları lafla kazanamazsın.
  137. de oorlog : savaş, harp

    •Vrede kun je niet winnen, alleen een oorlog kun je winnen.
    Barışı kazanamazsın, sadece savaş kazanabilirsin.
  138. oorlog voeren : savaşmak

    •In Macedonië is geen oorlog gevoerd.
    Makedonya’da savaşılmadı.
  139. oorlogsmisdadiger : savaş suçlusu

    •Dat is een oorlogsmisdadiger en die kunnen we niet in vrijheid stellen.
    O bir savaş suçlusudur ve biz onu serbest bırakamayız.
  140. oorlogsmisdadiger : savaş suçlusu

    •De man is een oorlogsmisdadiger die voor het Internationale Gerechtshof moet worden gebracht.
    Adam, Uluslararası Mahkemeye çıkarılması gereken bir savaş suçlusudur.
  141. oorlogsmisdadiger : savaş suçlusu

    •Deze man is een gezochte oorlogsmisdadiger.
    •Bu adam aranan bir savaş suçlusudur.
  142. oorlogsmisdadiger : savaş suçlusu

    •Waarom is oorlogsmisdadiger Milosevic nog niet voor het tribunaal in Den Haag gebracht?
    •Neden savaş suçlusu Miloseviç, daha Den Haag’daki mahkemeye çıkarılmadı?
  143. op dreef zijn : formunda olmak, keyfi yerinde olmak, gır gırı üstünde olmak

    •Hij is erg op dreef.
    • •O çok formda.
    • •Keyfi çok yerinde.
  144. op dreef zijn : formunda olmak, keyfi yerinde olmak, gır gırı üstünde olmak

    •Ik ben op dreef.
    • •Formumdayım.
    • •Keyfim yerinde.
  145. (naar iets) op zoek zijn : bir şey aramak, bir şey arıyor olmak

    •Ik ben op zoek naar iemand om dingen mee te delen.
    •Birlikte bir şeyler paylaşacağım birini arıyorum.
  146. (naar iets) op zoek zijn : bir şey aramak, bir şey arıyor olmak

    •Waar ben ik naar op zoek?
    •Ne arıyorum?
  147. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Ik heb Maria net opgebeld.
    •Maria’yı daha yeni aradım.
  148. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Ik bel je morgen op na het avondeten.
    •Yarın akşam yemeğinden sonra seni arayacağım.
  149. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Ik moet mijn broer nog opbellen.
    • •Daha kardeşimi aramalıyım.
    • •Daha kardeşime telefon etmeliyim.
  150. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Je moet mij opbellen.
    •Bana telefon etmelisin.
  151. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Laten we haar opbellen.
    •Ona telefon edelim.
  152. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Mag ik hier opbellen?
    •Burada telefon edebilir miyim?
  153. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Semra weigert haar nog een keer op te bellen.
    •Semra onu bir daha aramayı reddediyor.
  154. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Toen ik Aysun opbelde, zei ze dat ze geen zin had om met mij te praten.
    •Aysun’u aradığımda, benimle konuşmak istemediğini söyledi.
  155. iemand opbellen : birine telefon etmek, birini (telefonla) aramak

    •Zullen we een brief schrijven of opbellen?
    •Mektup mu yazalım, yoksa telefon mu edelim?
  156. opereren : iş görmek

    •Het praatje gaat dat er een verkrachter in de wijk Eyüp opereert.
    Mahallede ‘Eyüpsapığı’ diye bir şayia dolaşıyor.
  157. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Hij komt mij ophalen.
    •Beni almaya geliyor.
  158. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Hoe laat haal ik je op?
    •Seni saat kaçta alıyorum?
  159. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Ik haal je om vijf uur op.
    •Seni saat 5’te alırım.
  160. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Ik moet mijn broertje gaan ophalen.
    •Gidip küçük kardeşimi almalıyım.
  161. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Ik zal m’n aantekeningen ophalen en dan kom ik direct.
    •Notlarımı alıp doğruca (yanınıza) geliyorum.
  162. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Ik zal ze laten ophalen.
    •Onları aldıracağım.
  163. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Ik wou er zeker van zijn dat je me vanavond ophaalt voor het eten.
    • •Bu akşam beni yemeğe götüreceğine emin olmak istedim.
    • •Bu akşam beni yemek için gidip alacağından emin olmak istedim.
  164. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •We gaan ze ophalen van het vliegveld.
    • •Onları havaalanından almaya gidiyoruz.
    • •Havaalanından onları alacağız.
  165. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •We komen je later wel ophalen!
    •Daha sonra seni almaya geliriz!
  166. ophalen : (gidip) almak, alıp getirmek

    •Ze haalden Erol bij zijn huis op en brachten hem naar het ziekenhuis.
    •Erol'u evinden alarak hastaneye götürmüşler.
  167. zijn geld opmaken : parasını harcayıp bitirmek

    •Mijn salaris maak ik nooit helemaal op.
    Maaşımı asla tamamen harcayıp bitirmem.
  168. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Ik ben om 4 uur opgestaan.
    Saat 4'te kalktım.
  169. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Ik ga naar bed, want ik moet morgen vroeg opstaan.
    Ben yatmaya gidiyorum, çünkü yarın erken kalkmalıyım.
  170. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Ik kon vanochtend niet opstaan, vandaar.
    Sabahleyin kalkamadım da (ondan).
  171. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Ik sta elke dag om 7 uur op.
    • Her gün saat 7’de kalkarım.
    • Her gün saat 7’de kalkıyorum.
  172. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Ik stond elke dag om 7 uur op.
    • Her gün saat 7’de kalkardım.
    • Her gün saat 7’de kalkıyordum.
  173. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Je kan nu opstaan.
    Şimdi ayağa kalkabilirsin.
  174. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Kinderen worden groot met vallen en opstaan.
    Çocuklar düşe kalka büyürler.
  175. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Moeten we niet opstaan, heren?
    Ayağa kalkmamız gerekmez mi, beyler?
  176. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Omdat je vroeg moet opstaan, moet je vroeg naar bed gaan.
    Yarın erken kalkacağına göre, erken yatmalısın.
  177. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Opstaan!
    • Ayağa kalk!
    • Ayağa kalkın!
  178. opstaan : kalkmak, ayağa kalkmak

    •Zo vroeg is ie nog nooit opgestaan.
    Daha hiç bu kadar erken kalkmamıştı.
  179. zijn hand opsteken : elini kaldırmak; el kaldırmak

    •Steek je hand op.
    Elini kaldır.
  180. zijn hand opsteken : elini kaldırmak; el kaldırmak

    •Steek je hand op als je het gezien hebt.
    Onu görürsen elini kaldır.
  181. zijn hand opsteken : elini kaldırmak; el kaldırmak

    •Steek je hand op als je vindt dat je een religieus persoon bent.
    Kendini dindar biri olarak görüyorsan elini kaldır.
  182. zijn hand opsteken : elini kaldırmak; el kaldırmak

    •Steek niet je hand op tegen hem.
    Ona elini kaldırma.
  183. zijn hand opsteken : elini kaldırmak; el kaldırmak

    •Steek uw hand op alstublieft.
    Elinizi kaldırın lütfen.
  184. opwachten : beklemek

    •Ik heb gewacht op deze dag sinds 10 jaar.
    10 senedir bu günü bekledim.
  185. opwachten : beklemek

    •Waar wacht je nog op?
    Daha ne bekliyorsun?
  186. opwindend : heyecanlandırıcı, telaşlandırıcı

    •De eerste race was erg opwindend.
    İlk yarış çok heyecanlıydı.
  187. opwindend : heyecanlandırıcı, telaşlandırıcı

    •Dit is erg opwindend.
    Bu oldukça heyecan verici.
  188. de overledene : ölü, ölmüş kimse

    •In Nederland worden de overledenen veelal gecremeerd.
    Hollanda’da genellikle ölüler yakılıyor.
  189. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Ahmet vertelde me dat ze overleden is.
    Ahmet bana onun öldüğünü söyledi.
  190. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Een van de gewonden van het ongeluk van vannacht in het Friese dorp Raard is aan zijn verwondingen overleden.
    Frizye’nin Raard köyünde bu gece meydana gelen kazada yaralananlardan biri, aldığı yaralardan dolayı hayatını kaybetti.
  191. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Hij is gisteravond overleden.
    O dün akşam öldü.
  192. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Hij overleed aan een longontsteking.
    Akciğer iltihabından öldü.
  193. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Ik kom niet veel meer buiten sinds m’n vrouw overleden is.
    Karım öldüğünden beri pek dışarı çıkmıyorum.
  194. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Meer dan achthonderd mensen zijn overleden om wie niemand heeft gerouwd.
    Hiç kimsenin yas tutmadığı sekiz yüzden fazla insan öldü.
  195. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Men weet nog niet dat zijn vader overleden is.
    Babasının öldüğü henüz bilinmiyor.
  196. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Mijn oma is al overleden toen ik vier jaar was.
    Babaannem/Anneannem ben dort yaşındayken öldü.
  197. overlijden : ölmek, ruhunu teslim etmek, rahmete kavuşmak

    •Weet je wat hij me zei, nadat mijn moeder was overleden?
    Annem öldükten sonra bana ne dedi, biliyor musun?
  198. de overval : saldırı, baskın; soygun, soygun teşebbüsü

    •Bij een overval op de bank is drie miljoen euro gestolen.
    Bankadaki soygunda üç milyon avro çalındı.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview