Nederlands – Turks [V]

Card Set Information

Author:
vvv123
ID:
223942
Filename:
Nederlands – Turks [V]
Updated:
2013-06-15 12:57:05
Tags:
Nederlands Turks Dutch Turkish Hollandaca Türkçe Woordenboek Sözlük
Folders:

Description:
Voorbeeld Zinnen en Uitdrukkingen met Turkse Vertalingen
Show Answers:

Home > Flashcards > Print Preview

The flashcards below were created by user vvv123 on FreezingBlue Flashcards. What would you like to do?


  1. vanwaar : nereden, hangi yerden

    •Ik vraag mij af, vanwaar al die verhalen komen?
    Acaba, tüm o hikâyeler nereden geliyor?
  2. vanwaar : nereden, hangi yerden

    •Vanwaar die angst.
    O korku nereden (geliyor)?
  3. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Als je meegaat, zullen we nooit veilig zijn.
    Gelirsen, asla güvende olmayacağız.
  4. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •De drie bovenste verdiepingen zijn veilig.
    En üstteki üç kat güvenli.
  5. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •De oude wegen zijn niet veilig.
    Eski yollar güvenli değil.
  6. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Het is niet altijd veilig in het verkeer.
    Trafikte her zaman emniyetli değildir.
  7. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Hier is het veilig.
    Burası güvenli.
  8. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Ik kan u wel een veilige plek voor de nacht bezorgen.
    Eğer isterseniz bu gece için size güvenli bir yer ayarlayabilirim.
  9. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Is het veilig voor jou om hier te zijn?
    Burada olman güvenli mi?
  10. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Je bent hier niet veilig.
    • Sen burada güvende değlsin.
    • Burası senin için güvenli değil.
  11. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Nu zijn wij veilig.
    • Şimdi tehlikeden uzağız.
    • Şimdi emniyetteyiz.
  12. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Onze kinderen moeten veilig zijn.
    Çocuklarımız güvende olmak zorunda.
  13. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Op de stoep kunnen kinderen veilig spelen, maar op straat is het te gevaarlijk.
    Çocuklar kaldırımda tehlikeden uzak oynayabilirler, ama sokakta çok tehlikeli.
  14. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •U bent hier niet veilig.
    Burada güvende değilsiniz.
  15. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Volledig veilig.
    Tamamen güvenli.
  16. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Voorlopig zijn we veilig.
    Şimdilik güvendeyiz.
  17. veilig : tehlikesiz, güvenlikli, emniyetli, emin, sağlam, tehlikeden uzak, emniyette, güvende

    •Weet je zeker dat het veilig is?
    Hey bunun tehlikesiz olduğuna emin misin?
  18. veinzen : gibi davranmak, taslamak

    •Het Parlement heeft de Raad jarenlang verzocht om actie te ondernemen in deze zaak, maar de Raad heeft blind- en doofheid geveinsd.
    Parlamento yıllarca bu davada eyleme girişmek için konseye ricada bulundu, ama konsey kör ve sağır gibi davrandı.
  19. veinzen : gibi davranmak, taslamak

    •Hij veinsde er niets mee te maken te hebben, ook al was hij de voornaamste boosdoener.
    En önemli suçlu olduğu halde, ilişkisi yokmuş gibi davrandı.
  20. veranderen : değiştirmek

    •Verander je naam.
    İsmini değiştir.
  21. verbergen : gizlemek, saklamak

    •Ik had niets te verbergen.
    Saklayacak bir şeyim yoktu.
  22. verbergen : gizlemek, saklamak

    •Ik heb mijn geld daar verborgen, niemand zou het daar zoeken.
    Paramı oraya sakladım, kimse orayı aramaz.
  23. verbergen : gizlemek, saklamak

    •Ik verberg je tot de rechtszaak.
    Duruşmaya kadar seni saklarım.
  24. verbergen : gizlemek, saklamak

    •Laten we die auto verbergen.
    • Şu arabayı saklayalım.
    • O arabayı gizleyelim.
  25. verbergen : gizlemek, saklamak

    •Wat heeft u in dit geval te verbergen?
    Bu durumda saklayacak neyiniz var?
  26. verbergen : gizlemek, saklamak

    •Wat heeft ze te verbergen?
    • Gizleyecek nesi var?
    • Saklayacak neyi var?
  27. zich verbergen : gizlenmek, saklanmak

    •Verberg je achter het gordijn.
    Perdenin arkasına saklan.
  28. zich verbergen : gizlenmek, saklanmak

    •Verberg je daarin.
    Onun içinde saklan.
  29. zich verbergen : gizlenmek, saklanmak

    •We hoeven ons niet langer te verbergen.
    Daha fazla gizlenmemiz gerekmiyor.
  30. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden het gras te betreden.
    • Çimlere basılmaz.
    • Çimlere basmak yasaktır.
  31. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden linksaf te slaan.
    • Sola sapılmaz.
    • Sola dönmek yasaktır.
  32. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden midden op de weg te stoppen.
    • Yol ortasında durulmaz.
    • Yol ortasında durmak yasaktır.
  33. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden te parkeren.
    Park etmek yasaktır.
  34. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden te roken.
    • Sigara içilmez.
    • Sigara içmek yasaktır.
  35. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden te slapen.
    • Uyunmaz.
    • Uyumak yasaktır.
  36. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden te zwemmen.
    Yüzmek yasaktır.
  37. verboden : yasak, yasaklanmış

    •Verboden Toegang.
    • Giriş Yasaktır.
    • Girilmez.
  38. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •Dat was verboden.
    • Bu yasaktı.
    • O yasaktı.
  39. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •Dit is verboden gebied.
    Burası yasak bölge.
  40. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •Het is door de functionarissen verboden.
    Yetkililer tarafından yasaklandı.
  41. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •Het is verboden hier vuur en dergelijke te stoken.
    Burada ateş mateş yakmak yasak.
  42. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •Het zonder vergunning in bezit hebben van vuurwapens is verboden.
    İzinsiz ateşli silah bulundurmak yasaktır.
  43. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •In Turkije werd dat boek verboden.
    Türkiye’de o kitap yasaklanmıştı.
  44. verboden zijn / verboden worden : yasak olmak, yasaklanmış olmak  

    •Je weet dat medelijden verboden is.
    Biliyorsun, merhamet yasaklanmıştır.
  45. verdenken : -den kuşkulanmak, şüphelenmek, şüphe duymak

    •Hij wordt verdacht van 142 misdaden.
    • Onun 142 suçu işlediğinden kuşkulanılıyor.
    • 142 suçtan şüpheli.
  46. verdenken : -den kuşkulanmak, şüphelenmek, şüphe duymak

    •Ik verdenk jou ervan dat je mijn snoep hebt gepikt.
    Senin benim şekerimi yürüttüğünden şüpheleniyorum.
  47. het verdriet : üzüntü, keder, gam, acı, elem, ıstırap

    •Aan dat verdriet gaat men kapot.
    Bu üzüntü insanı mahveder.
  48. het verdriet : üzüntü, keder, gam, acı, elem, ıstırap

    •De vrouw die haar kinderen verloren heeft is gek geworden van verdriet.
    Çocuklarını yitiren kadın cinnet geçirdi.
  49. het verdriet : üzüntü, keder, gam, acı, elem, ıstırap

    •In vergelijking met dit verdriet valt de dood in het niet.
    Bu acı yanında ölüm hiç sayılır.
  50. verdriet hebben : üzgün olmak, kederli olmak

    •Jij lijkt verdriet te hebben.
    Üzülmüşe benziyorsun.
  51. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Het was een verdrietig afscheid.
    Üzüntülü bir vedalaşma oldu.
  52. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ik ben erg verdrietig.
    Çok üzgünüm.
  53. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ik ben erg verdrietig, omdat ik je niet meer zal zien.
    Seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm.
  54. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ik ben moe en verdrietig.
    Yorgun ve üzgünüm.
  55. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ik ben niet verdrietig, hoe kom je daarbij?
    Üzgün değilim, onu nereden çıkarıyorsun?
  56. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ik ben zeer verdrietig.
    Çok üzgünüm.
  57. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ik was verdrietig dat hij niet naar mij vroeg.
    Beni sormadığına üzüldüm.
  58. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Je stem klinkt verdrietig.
    Sesin üzüntülü geliyor.
  59. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Jullie zijn niet verdrietig.
    Üzgün değilsiniz.
  60. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Mijn vader is verdrietig om dat gedrag van jou.
    • Babam hareketine üzülüyor.
    • Babam senin davranışına üzülüyor.
  61. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Omdat ze geen visum kon bemachtigen was ze zeer verdrietig.
    Vize alamadığı için çok üzüntülüydü.
  62. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Op dagen waarop ik verdrietig was, kwam er niemand langs om te vragen hoe het met me ging.
    Üzüntülü günlerimde arayıp sormadılar bile.
  63. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •U bent niet verdrietig.
    Üzgün değilsiniz.
  64. verdrietig : üzgün, üzüntülü, kederli, hüzünlü

    •Ze is te uitbundig of te verdrietig.
    Ya çok kıvıl kıvıl ya da çok üzgün.
  65. verdwijnen : kaybolmak, gözden kaybolmak, ortadan kaybolmak, görünmez olmak

    •Je moet verdwijnen.
    Ortadan kaybolmalısın.
  66. verdwijnen : kaybolmak, gözden kaybolmak, ortadan kaybolmak, görünmez olmak

    •Verdwijn uit mijn ogen!
    • Gözümün önünden defol!
    • Gözümden kaybol!
  67. vergeten : unutmak

    •Als je niet komt, kun je de zaak vergeten.
    Geldin geldin, yoksa bu iş biter.
  68. vergeten : unutmak

    •Ben ik nog iets vergeten?
    Unuttuğum bir şey var mı?
  69. vergeten : unutmak

    •Ben je vergeten wat Rob heeft gezegd?
    Rob'un dediklerini unuttun mu?
  70. vergeten : unutmak

    •Bent u dat vergeten?
    • Onu unuttunuz mu?
    • Bunu unuttunuz mu?
  71. vergeten : unutmak

    •Bent u niet iets vergeten?
    Bir şey unutmadınız mı?
  72. vergeten : unutmak

    •Dat mogen we niet vergeten.
    • Onu unutamayız.
    • Bunu unutamayız.
  73. vergeten : unutmak

    •Dat vergeet ik bijna ...
    Az kalsın unutuyordum …
  74. vergeten : unutmak

    •Dat zal ik niet vergeten.
    Onu unutmayacağım.
  75. vergeten : unutmak

    •Die avond vergeet ik nooit.
    O akşamı hiç unutmam.
  76. vergeten : unutmak

    •Dit mag u niet vergeten.
    • Bunu unutamazsınız.
    • Bunu unutmamalısınız.
  77. vergeten : unutmak

    •Dit zal vergeten worden.
    Bu unutulacak.
  78. vergeten : unutmak

    •Heeft er iemand soms zijn tas vergeten?
    Çantasını unutan oldu mu?
  79. vergeten : unutmak

    •Heel veel mensen vergeten dit.
    • Çoğu insanlar bunu unutuyor.
    • Birçok insan bunu unutuyor.
  80. vergeten : unutmak

    •Het is belangrijk dat u dat niet vergeet.
    • Önemli olan onu unutmamanızdır.
    • Onu unutmamanız önemlidir.
  81. vergeten : unutmak

    •Hij beloofde dat hij mij niet zou vergeten.
    Beni unutmayacağına söz verdi.
  82. vergeten : unutmak

    •Hij is mij nooit vergeten.
    Beni hiç unutmamış.
  83. vergeten : unutmak

    •Hij vergat het pak slaag dat hij gekregen had nooit. Never nooit.
    Yediği dayak hiç aklından çıkmıyordu. Hiç mi hiç.
  84. vergeten : unutmak

    •Hij vergeet elk jaar haar verjaardag.
    Onun doğum günlerini her yıl unutur.
  85. vergeten : unutmak

    •Hoe het toch kan dat ik vergeten ben om naar de supermarkt te gaan, gaat mijn verstand te boven.
    Markete uğramayı nasıl unuttum, aklım almıyor.
  86. vergeten : unutmak

    •Hoe kan ik je vergeten?
    Seni nasıl unutabilirim?
  87. vergeten : unutmak

    •Hoe kon je het vergeten?
    Nasıl unutabildin?
  88. vergeten : unutmak

    •Hoe kunnen we dat vergeten?
    Onu nasıl unutabiliriz?
  89. vergeten : unutmak

    •Hopelijk vergeet hij ons niet.
    Umarım bizi unutmaz.
  90. vergeten : unutmak

    •Ik ben alles vergeten.
    • Hepsini unuttum.
    • Her şeyi unuttum.
  91. vergeten : unutmak

    •Ik ben bang dat hij vergeet de deur te sluiten.
    Korkarım kapıyı kapamayı unutur.
  92. vergeten : unutmak

    •Ik ben er zeker van dat zij mij niet zal vergeten.
    • Beni unutmayacağından eminim.
    • Eminim ki beni unutmayacak.
  93. vergeten : unutmak

    •Ik ben vergeten om de planten in de keuken en in de kamer water te geven.
    Mutfak ve odadaki bitkilere su vermeyi unuttum.
  94. vergeten : unutmak

    •Ik ben vergeten u te zeggen, dat ...
    Size ... söylemeyi unuttum.
  95. vergeten : unutmak

    •Ik heb vergeten het formulier in te vullen.
    Formu doldurmayı unutmuşum.
  96. vergeten : unutmak

    •Ik hoop dat hij mij niet vergeten is.
    Beni unutmadığını umarım.
  97. vergeten : unutmak

    •Ik raad u aan dat u uw boek niet vergeet.
    Kitabınızı unutmamanızı tavsiye ediyorum.
  98. vergeten : unutmak

    •Ik vergat hoe snel je bent.
    Senin ne kadar hızlı olduğunu unuttum.
  99. vergeten : unutmak

    •Ik vergeet nooit de dag dat ik in Nederland kwam.
    Hollanda'ya geldiğim günü hiç unutmam.
  100. vergeten : unutmak

    •Ik vergeet wie wie is.
    Kimin kim olduğunu unutuyorum.
  101. vergeten : unutmak

    •Ik was vergeten dat je zou komen, neem me niet kwalijk!
    Geleceğini unuttum, kusura bakma!
  102. vergeten : unutmak

    •Ik wil hem vergeten.
    Onu unutmak istiyorum.
  103. vergeten : unutmak

    •Ik zal dit alles niet gauw vergeten.
    Bütün bunları çabuk unutmayacağım.
  104. vergeten : unutmak

    •Ik zal het echt niet vergeten, maak je maar niet druk!
    Kesinlikle unutmam, merak etme!
  105. vergeten : unutmak

    •Ik zal mijn eerste blik van je niet vergeten.
    Seni ilk gördüğüm anı unutmayacağım.
  106. vergeten : unutmak

    •Ik zat zo lang in het donker, dat ik vergat hoe mooi het maanlicht is.
    O kadar uzun süre karanlıkta kaldım ki, ay ışığının ne kadar güzel olduğunu unuttum.
  107. vergeten : unutmak

    •Is hij ons soms vergeten?
    Yoksa bizi unuttu mu?
  108. vergeten : unutmak

    •Is iemand zijn tas vergeten?
    • Biri çantasını unuttu mu?
    • Çantasını unutan oldu mu?
  109. vergeten : unutmak

    •Je bent vergeten suiker in mijn thee te doen.
    Çayıma şeker atmayı unutmuşsun.
  110. vergeten : unutmak

    •Je gaat het vergeten, het is beter wanneer je het ergens opschrijft.
    Unutursun, bir yere yazsan iyi olur.
  111. vergeten : unutmak

    •Je hebt nog twee dochters, vergeet dat niet.
    İki kızın daha var, unutma.
  112. vergeten : unutmak

    •Je vergat je in te schrijven.
    Kaydetmeyi unuttun.
  113. vergeten : unutmak

    •Joop is zijn tas vergeten.
    Joop çantasını unuttu.
  114. vergeten : unutmak

    •Kunnen we niet vergeten dat we dit ooit zeiden?
    Bunları söylediğimizi unutamaz mıyız?
  115. vergeten : unutmak

    •Kunnen we ’t verleden niet vergeten?
    Geçmişi unutamaz mıyız?
  116. vergeten : unutmak

    •Laat ons dat niet vergeten.
    • Onu unutmayalım.
    • Bunu unutmayalım.
  117. vergeten : unutmak

    •Laten we het volgende niet vergeten.
    Şurasını unutmayalım.
  118. vergeten : unutmak

    •Maar je vergat dat ze van mij is.
    Ama onun benim olduğunu unuttun.
  119. vergeten : unutmak

    •Niemand kan dat vergeten.
    Onu kimse unutamaz.
  120. vergeten : unutmak

    •Niet vergeten, we nemen morgen de trein van 8 uur.
    Unutma, yarın saat 8 trenine yetişeceğiz.
  121. vergeten : unutmak

    •O ja, dat vergat ik bijna.
    Oh evet, neredeyse unutuyordum.
  122. vergeten : unutmak

    •Sinds hij met haar kennisgemaakt heeft, is hij ons vergeten.
    Onunla tanışalı bizi unuttu.
  123. vergeten : unutmak

    •Sommige dingen kunnen beter vergeten blijven.
    Bazı şeylerin unutulması daha iyidir.
  124. vergeten : unutmak

    •Soms vergeet ik de tijd helemaal.
    Bazen zamanı tamamen unutuyorum.
  125. vergeten : unutmak

    •Stil jongens, anders vergeet ik alles.
    Susun gençler, yoksa her şeyi unutacağım.
  126. vergeten : unutmak

    •Vergat hij mij maar niet en schreef hij mij maar een brief.
    Keşke beni unutmasa da, bana bir mektup yazsa.
  127. vergeten : unutmak

    •Vergat u die politieauto die hen achter volgde?
    Onları takip eden o polis arabasını unuttunuz mu?
  128. vergeten : unutmak

    •Vergeet alles wat ik heb gezegd!
    Tüm söylediklerimi unut!
  129. vergeten : unutmak

    •Vergeet de stoelen niet schoon te maken.
    Sandalyeleri temizlemeyi unutma.
  130. vergeten : unutmak

    •Vergeet het.
    Unut gitsin.
  131. vergeten : unutmak

    •Vergeet het dan maar.
    O zaman, unut gitsin.
  132. vergeten : unutmak

    •Vergeet het maar!
    • Unut gitsin.
    • Sen onu unut!
    • Olmaz!
  133. vergeten : unutmak

    •Vergeet je telefoontje niet.
    Aramayı unutma.
  134. vergeten : unutmak

    •Vergeet me niet!
    Beni unutma!
  135. vergeten : unutmak

    •Vergeet mij absoluut niet!
    Sakın beni unutma!
  136. vergeten : unutmak

    •Vergeet niet morgen te komen!
    • Yarın gel ha!
    • Yarın gelmeyi unutma!
  137. vergeten : unutmak

    •Vergeet niet wat ik gezegd heb.
    Söylediğimi unutma.
  138. vergeten : unutmak

    •Vergeet nooit, jongen, dat de mensen die altijd van je houden je familie zijn.
    Şunu unutma evlat. Seni ne olursa olsun sevenler, gerçek ailendir.
  139. vergeten : unutmak

    •Vergeet ’t maar.
    Unut gitsin.
  140. vergeten : unutmak

    •Vergeet u niet dat ...
    Unutmayın ki ...
  141. vergeten : unutmak

    •Vergeet u niet wat?
    Bir şey unutmuyor musunuz?
  142. vergeten : unutmak

    •Volgens mij ben je vandaag je medicijnen vergeten.
    Bence bugün ilacını almayı unutmuşsun.
  143. vergeten : unutmak

    •Wanneer hij drinkt, vergeet hij alles.
    İçki içince her şeyi unutur.
  144. vergeten : unutmak

    •Wat je daar gedaan hebt, zal ik nooit vergeten.
    Orada yaptığın şeyi, asla unutmayacağım.
  145. vergeten : unutmak

    •Zal hij mij ooit vergeten?
    Hiç beni unutur mu?
  146. vergeten : unutmak

    •Ze zal je binnenkort helemaal vergeten.
    O yakında seni unutacak.
  147. vergeten : unutmak

    •Zij beloofde dat zij mij niet zou vergeten.
    Beni unutmayacağına söz verdi.
  148. vergeten : unutmak

    •Zij vergeet altijd mij te bellen.
    Bana telefon etmeyi her zaman unutur.
  149. vergeten : unutmak

    •Zij verkoos het te vergeten.
    • Unutmayı seçti.
    • Unutmayı tercih etti.
  150. vergeten : unutmak

    •Zij zal niet vergeten worden.
    O unutulmayacak.
  151. vergeten : unutmak

    •Zo vergeet je het nooit.
    Böylelikle asla unutmazsın.
  152. vergeten : unutmak

    •Zullen we vandaag maar vergeten?
    Bugünü unutmaya ne dersin.
  153. de vergeving : bağış, af

    •De misdadiger smeekte de rechter om vergeving.
    Suçlu hakime af için yalvarıyordu.
  154. de vergeving : bağış, af

    •Het is beter om vergeving te vragen dan om toestemming.
    İzin yerine af istemek daha iyidir.
  155. de vergeving : bağış, af

    •Hij zoekt vergeving.
    • Af arıyor.
    • Bağış arıyor.
  156. de vergeving : bağış, af

    •Maar de vraag is: kan vergeving en verzoening rechtspraak vervangen?
    Ama soru şu: af ve uzlaşma yargıyı değiştirebilir mi?
  157. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Als ik mij niet vergis, …
    Yanılmıyorsam, …
  158. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Als ik me niet vergis, is dat zo.
    Yanılmıyorsam, öyle.
  159. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Als ik me niet vergis, is hij naar Duitsland gegaan.
    Yanılmıyorsam, Almanya'ya gitti.
  160. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Als ik me niet vergis, zijn ze vorige maand uit elkaar gegaan.
    Yanılmıyorsam, geçen ay ayrılmışlardı.
  161. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Dat is zo, als ik me niet vergis.
    Yanılmıyorsam, öyle.
  162. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Hebt u u niet vergist?
    Yanılmadınız mı? / Hata etmediniz mi?
  163. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Hij vergiste zich in het huisnummer en klopte aan bij een wildvreemde.
    Ev numarasında yanıldı ve tamamen yabancı olan birinin kapısını çaldı.
  164. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik denk dat u u vergist hebt.
    • Yanıldığınızı düşünüyorum.
    • Sanırım yanıldınız.
  165. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik geloof niet dat ik me vergist heb.
    Yanıldığımı sanmıyorum.
  166. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik heb me in hem vergist.
    Onun hakkında yanıldım.
  167. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik heb me vergist in de datum: het was acht september en niet de negende.
    Tarihte yanıldım: 8 eylüldü, 19u değil.
  168. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik kan me vergissen.
    Yanılıyor olabilirim.
  169. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik kan me vergissen, maar het leek meer op een wolf.
    Yanılıyor olabilirim, ama daha çok bir kurda benziyordu.
  170. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Ik vergis me: het is niet dinsdag, maar woensdag.
    Yanılıyorum: Salı değil, Çarşamba.
  171. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Je hebt je vergist.
    • Hata yaptın.
    • Yanıldın.
  172. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Je vergist je!
    Yanılıyorsun!
  173. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Je vergist je, gisteren was het maandag.
    Yanılıyorsun, dün pazartesiydi.
  174. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Jullie vergissen je!
    Yanılıyorsunuz!
  175. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •U hebt u waarschijnlijk vergist.
    Muhtemelen yanıldınız.
  176. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •U hebt u vergist.
  177. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Yanıldınız.
    Hata ettiniz.
  178. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •U heeft zich waarschijnlijk vergist.
    Muhtemelen yanıldınız.
  179. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •U kunt u vergissen.
    Yanılabilirsiniz.
  180. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •U kunt zich vergissen.
    Yanılabilirsiniz.
  181. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •U vergist u!
    Yanılıyorsunuz!
  182. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Vergis u niet!
    (Sakın) yanlış anlamayın!
  183. zich vergissen : yanılmak, aldanmak, hata etmek

    •Waarschijnlijk hebt u u vergist.
    Muhtemelen yanıldınız.
  184. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Aanstaande week gaan we verhuizen.
    •Gelecek hafta taşınacağız.
  185. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Achteraf bleek dat zij naar Kars verhuisd zijn.
    •Kars'a taşındıkları sonradan anlaşıldı.
  186. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Ahmet en zijn vrouw Cemile zijn vorige week verhuisd.
    •Ahmet ve karısı Cemile geçen hafta taşındılar.
  187. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Dus hij is verhuisd?
    •Yani taşındı mı?
  188. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Hij zou zijn huis verkopen en naar Antalya verhuizen. En, heeft hij het verkocht?
    •Evini satacaktı, Antalya'ya taşınacaktı. Ne oldu, sattı mı?
  189. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Ik heb gehoord dat zij naar Ankara zijn verhuisd.
    •Onların Ankara'ya taşındığını duydum.
  190. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Sinds hij hier vandaan verhuisd is, komt hij niet meer bij ons langs.
    •Buradan taşınalı, bize uğramıyor.
  191. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Toen we gingen verhuizen, hebben we met een vrachtwagen alle spullen naar het nieuwe huis gebracht.
    •Taşınacağımızda, tüm eşyaları bir kamyonla yeni eve götürdük.
  192. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Twee jaar nadat we naar Ankara zijn verhuisd, hebben we dit huis gekocht.
    •Bu evi, Ankara'ya taşındıktan iki yıl sonra aldık.
  193. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Volgende week verhuist hij.
    •Haftaya taşınıyor.
  194. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Wij zijn verhuisd.
    •Taşındık.
  195. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Ze besloten om te verhuizen.
    •Taşınmaya karar verdiler.
  196. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Ze verhuist daarheen.
    •Oraya taşınıyor.
  197. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Ze zijn naar een nieuw ap­partement verhuisd.
    •Yeni bir daireye taşındılar.
  198. verhuizen : taşınmak, göçmek

    •Zij is naar een oud huis verhuisd.
    •Eski bir eve taşındı.
  199. verkeerd : yanlış

    •Die mogen niet in de verkeerde handen vallen.
    O yanlış ellere düşmemeli.
  200. verkopen : satmak

    •Ali heeft zijn huis verkocht.
    Ali evini sattı.
  201. verkopen : satmak

    •Ali liet zijn huis door de makelaar verkopen.
    Ali emlakçıya evini sattırdı.
  202. verkopen : satmak

    •Ben je schommelstoelen aan het verkopen?
    Sallanan sandalye mi satıyorsun?
  203. verkopen : satmak

    •De bank heeft Ali gedwongen zijn huis te verkopen.
    Banka Ali'ye evini sattırttı.
  204. verkopen : satmak

    •De bekende bankier heeft al zijn bezit verkocht en is naar het buitenland gevlucht.
    Ünlü banker bütün mal varlığını satıp yurtdışına kaçmış.
  205. verkopen : satmak

    •De twee restaurants van mijn vader in Istanbul zijn verkocht.
    Babamın İstanbul'da bulunan iki restoranı satıldı.
  206. verkopen : satmak

    •Dit boek verkoopt goed.
    • Bu kitap çok satıyor.
    • Bu kitap iyi satılıyor.
  207. verkopen : satmak

    •Er worden hier geen kranten verkocht.
    Burada gazete satılmaz.
  208. verkopen : satmak

    •Er wordt hier geen drank verkocht.
    Burada içki satılmaz.
  209. verkopen : satmak

    •Het bedrijf wordt in zijn totaliteit verkocht.
    Firmanın topyekûn satışı yapılacak.
  210. verkopen : satmak

    •Hij gaat of zijn huis of zijn auto verkopen.
    Ya evini ya da arabasını satacak.
  211. verkopen : satmak

    •Hij verkocht boeken vanuit een in elkaar geprutst stalletje.
    Uyduruk bir tezgâhın üzerinde kitap satıyordu.
  212. verkopen : satmak

    •Hij verkocht ook zijn auto.
    Arabasını da sattı.
  213. verkopen : satmak

    •Hij verkocht zowel zijn huis als zijn auto en zomerhuis.
    Evi de, arabayı da, yazlığı da sattı.
  214. verkopen : satmak

    •Hij verkoopt het voor de helft van de prijs.
    Yarı fiyatına satıyor.
  215. verkopen : satmak

    •Hij verkoopt tomaten aan huis.
    Evlere domates satıyor.
  216. verkopen : satmak

    •Hij verkoopt tweedehands boeken.
    • Eski kitap satıyor.
    • İkinci el kitap satıyor.
  217. verkopen : satmak

    •Hij zou zijn huis verkopen en naar Antalya verhuizen. En, heeft hij het verkocht?
    Evini satacaktı, Antalya'ya taşınacaktı. Ne oldu, sattı mı?
  218. verkopen : satmak

    •Ik had neiging om het huis te verkopen.
    Evi satacak oldum.
  219. verkopen : satmak

    •Ik zou mijn huis en auto verkopen.
    Arabamı, evimi satacaktım.
  220. verkopen : satmak

    •In die winkel verkoopt men tafels.
    Şu dükkânda masa satılmaktadır.
  221. verkopen : satmak

    •Kinderen verkochtten op het strand ijsjes, frisdrank en maïs.
    Çocuklar plajda dondurma, meşrubat ve mısır satıyorlardı.
  222. verkopen : satmak

    •Naar ik gehoord heb, hebben ze hun huis in Ankara verkocht.
    Duyduğuma göre, Ankara'daki evlerini satmışlar.
  223. verkopen : satmak

    •Onze kruidenier verkoopt geen nee.
    Bizim bakkalımızda “yok” yok.
  224. verkopen : satmak

    •Politieagenten mogen geen benzine verkopen.
    Polisler benzin satamazlar.
  225. verkopen : satmak

    •U gaat dit huis vast wel verkopen.
    Bu evi satacak olmalısınız.
  226. verkopen : satmak

    •Vandaag verkoop ik dit huis.
    Bugün bu evi satacağım.
  227. verkopen : satmak

    •Voor hoeveel verkoopt hij het?
    • Kaçtan satıyor?
    • Kaça satıyor?
  228. verkopen : satmak

    •Waar worden de tickets voor het theater verkocht?
    Tiyatro biletleri nerede satılıyor?
  229. verkopen : satmak

    •Wat verkopen jullie?
    Ne satıyorsunuz?
  230. verkopen : satmak

    •Ze gaan de reservevoorraden allemaal verkopen.
    Stokların tümünü satacaklar.
  231. verkopen : satmak

    •Ze verkopen deze kostuums overal.
    Bu kostümleri her yerde satıyorlar.
  232. verkopen : satmak

    •Ze zullen drugs aankopen om in de stad te verkopen.
    Şehirde satmak için uyuşturucu satın alacaklar.
  233. verkrachten : ırzına geçmek, tecavüz etmek, kirletmek

    •De drie Belgische zusters werden verkracht.
    Üç Belçikalı hemşireye tecavüz edildi.
  234. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Als iemand gedwongen wordt tot neuken heet dat verkrachting.
    Eğer bir kimse cinsel ilişkide bulunmaya zorlanıyorsa buna tecavüz denir.
  235. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Gedwongen seks is verkrachting.
    Zoraki seks tecavüzdür.
  236. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Het bewijzen van verkrachting is vaak zeer lastig.
    Tecavüzü ispatlamak çoğu kez pek zordur.
  237. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Hij werd veroordeeld voor geweldpleging en verkrachting.
    O (adam) şiddet kullanma ve tecavüz etmekten mahkûm edildi.
  238. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Hij wordt berecht wegens een poging tot verkrachting.
    Tecavüze teşebbüsten yargılanıyor.
  239. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Na de verkrachting door zes mannen werd ze opgenomen in een ziekenhuis in New Delhi, waar ze drie keer werd geopereerd.
    Altı erkek tarafından tecavüz edildikten sonra Yeni Delhi’deki bir hastahaneye kaldırıldı, ki orada üç kere ameliyat edildi.
  240. de verkrachting : (kıza) tecavüz, ırza tecavüz, ırza geçme

    •Zowel mannen als vrouwen kunnen het slachtoffer zijn van een verkrachting.
    Hem erkekler hem de kadınlar tecavüz kurbanı olabilirler.
  241. verlokkelijk : çekici, cazip, ilginç

    •Voor terroristen vormen zij een verlokkelijk doelwit om materiaal te kapen voor het maken van een atoombom.
    Teröristler için, bir atom bombası yapmada kullanılmak üzere malzeme çalmak için onlar cazip bir hedef oluşturuyorlar.
  242. verminkt : sakatlanmış

    •Op een boerderij zijn de verminkte lichamen van 17 mannen gevonden.
    Bir çiftlikte 17 adamın sakatlanmış bedeni bulundu.
  243. vermoorden : öldürmek

    •Alstublieft, vermoord me niet!
    Lütfen, beni öldürme!
  244. verslechteren : kötüleşmek, berbatlaşmak, bozulmak

    •Haar toestand verslechterde gisteren.
    Durumu dün kötüleşti.
  245. verstaan : anlamak, kavramak, idrak etmek, akıl erdirmek, (bir şeye) aklı ermek; duymak, duyup anlamak

    •Dat versta ik niet.
    Onu anlamıyorum.
  246. verstaan : anlamak, kavramak, idrak etmek, akıl erdirmek, (bir şeye) aklı ermek; duymak, duyup anlamak

    •Ik versta je niet.
    Seni anlamıyorum.
  247. verstaan : anlamak, kavramak, idrak etmek, akıl erdirmek, (bir şeye) aklı ermek; duymak, duyup anlamak

    •Kunnen katten mensen verstaan?
    Kediler insanları anlayabilir mi?
  248. verstaan : anlamak, kavramak, idrak etmek, akıl erdirmek, (bir şeye) aklı ermek; duymak, duyup anlamak

    •Wilt u wat harder praten? Ik kan het bijna niet verstaan.
    Biraz daha yüksek sesle konuşur musunuz? Hemen hemen hiç duyamıyorum.
  249. elkaar verstaan : anlaşmak, geçinmek

    •Ze verstaan elkaar niet.
    • Anlaşamıyorlar.
    • Geçinemiyorlar.
  250. verstaan onder : kastetmek, demek istemek, anlamak

    •Onder welzijn wordt onder meer verstaan het geestelijk en lichamelijk welbevinden van de mens.
    Sağlık denince, insanın ruhsal ve bedensel refahı anlaşılır.
  251. verstaan onder : kastetmek, demek istemek, anlamak

    •Wat versta jij onder gezond eten?
    Sağlıklı yemekten ne anlıyorsunuz?
  252. verstaan onder : kastetmek, demek istemek, anlamak

    •Wat verstaat men daaronder?
    • Ondan ne anlaşılır?
    • Onunla ne anlatılmak isteniyor?
  253. verstaan onder : kastetmek, demek istemek, anlamak

    •Wat verstaat u onder democratie?
    • Demokrasiden ne anlıyorsunuz?
    • Demokrasiden ne kastediliyor?
  254. verstaan : bilmek, anlamak

    •Hij verstaat geen Engels.
    • İngilizce bilmez.
    • İngilizceden hiç anlamaz.
  255. verstaan : bilmek, anlamak

    •Ik versta geen woord Spaans.
    • Bir kelime bile İspanyolca bilmem.
    • İspanyolcadan tek kelime bile anlamam.
  256. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Ik ging me verstoppen in mijn slaapkamer, onder de lakens.
    Yatak odamda saklandım, çarşafların altında.
  257. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Ik kon mij verstoppen.
    Saklanabildim.
  258. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Verstop je daar maar.
    Oraya saklan.
  259. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Verstop je en ga zo vlug als je kunt naar het fort.
    Saklan ve yapabilirsen kaleye çok hızlı git.
  260. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Voor wie verstop jij je hier?
    Burada kimden saklanıyorsun?
  261. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Waar kunnen we ons verstoppen?
    Nerede saklanabiliriz?
  262. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Waar verstoppen we ons voor?
    Biz ne için saklanıyoruz?
  263. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Waar verstoppen ze zich?
    Nerede saklanıyorlar?
  264. zich (ergens) verstoppen : saklanmak, gizlenmek

    •Zij verstopt zich in haar kamer.
    Odasına saklanıyor.
  265. vertrouwen : güvenmek, itimat etmek, inanmak

    •Wij vertrouwen dat …
    • •Güveniyoruz ki …
    • •İnanıyoruz ki …
  266. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Als ik je niet vertrouwde, was ik hier niet.
    •Eğer sana güvenmeseydim, burada olmazdım.
  267. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Als ik je vertrouwde, was ik hier niet.
    •Eğer sana güvenseydim, burada olmazdım.
  268. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Hij is niet te vertrouwen.
    • •Ona güvenilmez.
    • •Onun ipi ile suya inilmez.
  269. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Hij vroeg me om iemand die hij kon vertrouwen.
    •Bana güvenebileceği biri var mı diye sordu.
  270. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Hoe moet ik jou vertrouwen?
    •Sana nasıl güvenebilirim?
  271. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik had ze niet moeten vertrouwen.
    •Onlara güvenmemeliydim.
  272. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik kan je niet meer vertrouwen.
    •Artık sana güvenemem.
  273. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik kan niemand anders vertrouwen.
    •Başka kimseye güvenemem.
  274. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik vertrouw hem niet.
    •Ona güvenmiyorum.
  275. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik vertrouw mijn gedachten niet meer.
    •Artık aklıma güvenemiyorum.
  276. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik vertrouw u.
    •Size güveniyorum.
  277. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Ik vertrouwde hem.
    •Ona güvendim.
  278. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Je kunt me vertrouwen.
    •Bana güvenebilirsin.
  279. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Je moet me vertrouwen.
    • •Bana güvenmek zorundasın.
    • •Bana güvenmelisin.
  280. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Je vertrouwde hem.
    •Ona güvendin.
  281. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Je vertrouwt jezelf niet, of wel?
    •Kendine güvenmiyorsun, değil mi?
  282. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Maar ik kan je niet meer vertrouwen.
    •Ama artık sana güvenemem.
  283. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Nu moet je mij vertrouwen.
    •Şimdi bana güvenmelisin.
  284. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •U bent de enige die ik vertrouw.
    •Güvendiğim tek kişi sizsiniz.
  285. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Vertrouw je me niet?
    •Bana güvenmiyor musun?
  286. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Vertrouw me.
    •Güven bana.
  287. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Vertrouw me alsjeblieft!
    •Lütfen bana güven!
  288. iemand vertrouwen : birine güvenmek, birine itimat etmek

    •Vertrouw me maar.
    •Güven bana.
  289. vertrouwen op iemand/iets : birine/bir şeye güvenmek, bel bağlamak

    •Vertrouw op mij.
    •Güven bana.
  290. vertrouwen hebben in iemand : birine güveni olmak, birine inancı olmak

    •Je moet vertrouwen in me hebben.
    • •Bana inacın tam olmalı.
    • •Bana güvenin olmalı.
  291. vervelend : sıkıcı

    •Dit kind is erg vervelend tegen zijn broertje.
    Bu çocuk kardeşini çok üzüyor.
  292. vervelend : sıkıcı

    •Dit wordt absoluut de vervelendste kerst ooit.
    Bu hayatımdaki en sıkıcı yılbaşı olacak.
  293. vervelend : sıkıcı

    •Vind jij boodschappen doen vervelend?
    Alışveriş yapmayı sıkıcı buluyor musun?
  294. vervoeren : taşımak, nakletmek

    •De taxi vervoert de passagiers naar het station.
    •Taksi yolcuları istasyona taşıyor.
  295. vervoeren : taşımak, nakletmek

    •Het schip kan 1500 passagiers vervoeren.
    •Gemi 1500 yolcu taşıyabiliyor.
  296. vervoeren : taşımak, nakletmek

    •Het schip vervoerde een prototype van een wapen.
    •Gemi bir silahın prototipini taşıyordu.
  297. vervoeren : taşımak, nakletmek

    •Het vrachtschip vervoerde auto's.
    •Yük gemisi araba taşıyordu.
  298. vervoeren : taşımak, nakletmek

    •Veel schepen worden gebruikt om levende dieren te vervoeren.
    •Bir çok gemi canlı hayvanları taşımakta kullanılıyor.
  299. vervuilen : kirletmek, pisletmek, pislemek

    •We vervuilen onze atmosfeer met vieze gassen zoals, kolen, olie en gas.
    Atmosferimizi kömür, yağ ve gaz gibi pis gazlarla kirletiyoruz.
  300. verwachten : beklemek

    •Hoeveel mensen verwacht u ongeveer voor het concert?
    •Konsere yaklaşık kaç kişi bekliyorsunuz?
  301. verwachten : beklemek

    •Kunt u misschien ophangen? Ik verwacht een telefoontje van de dokter.
    •(Telefonu) kapatabilir misiniz? Doktordan telefon bekliyorum.
  302. iemand verwachten : birini beklemek

    •Ik verwachtte je.
    •Seni bekliyordum.
  303. iemand verwachten : birini beklemek

    •Ik verwachtte je al.
    •Seni bekliyordum.
  304. iemand verwachten : birini beklemek

    •Ik verwachtte jou niet zo vroeg.
    •Seni bu kadar erken beklemiyordum.
  305. iemand verwachten : birini beklemek

    •Verwacht je iemand?
    •Birini mi bekliyorsun?
  306. iemand verwachten : birini beklemek

    •Ze verwachten jullie al.
    •Sizi bekliyorlardı.
  307. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •De verwachtte aankomsttijd is twee uur.
    • •Varış saat ikide bekleniyor.
    • •Beklenen varış zamanı saat ikidir.
  308. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Dit vele werk had ik niet verwacht.
    •Bu kadar çok iş beklememiştim.
  309. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Het ging niet zo soepel als we verwachtte.
    • •Düşündüğümüz kadar iyi gitmedi.
    • •Umduğumuz kadar iyi gitmedi.
  310. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Het is niet zo veel als je verwachtte.
    •Beklediğin kadar da çok değil.
  311. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Hij is momenteel niet aanwezig en we verwachten hem ook niet terug vandaag.
    •Şu an mevcut değil ve bugün döneceğini de sanmıyoruz.
  312. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Ik verwachtte dat hij met de auto zou komen, hij kwam echter met de trein.
    •Arabayla gelmesini bekliyordum, oysa trenle gelmiş.
  313. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Je verwachtte geen vrouw, hé?
    •Bir kadın beklemiyordun, değil mi?
  314. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Nou, nou! Dat had ik niet verwacht.
    •Bak sen işe! Bunu beklemezdim.
  315. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Van de sollicitanten wordt bovendien verwacht dat ze een formulier invullen.
    •Başvuranlardan ayrıca bir formdoldurmaları isteniyor.
  316. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Van een beschaafd mens verwacht je trouwens niet anders.
    •Uygar bir insandan başka türlüsü de beklenemez zaten.
  317. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Verwacht je dat ik ja zeg?
    •Evet diyeceğimi mi umuyorsun?
  318. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Verwacht je nou echt dat ik deze onzin geloof?
    •Şimdi sen bu saçmalığa inanmamı mı bekliyorsun?
  319. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Was dit ongeveer wat je verwachtte?
    •Umduğun yaklaşık olarak bu muydu?
  320. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Wat verwacht je?
    • •Ne bekliyordun ki?
    • •Ne umuyorsun?
  321. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Wat verwacht je dat ik zeg?
    •(Peki) ne dememi bekliyorsun?
  322. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Wat verwacht je hier te vinden?
    •Burada ne bulmayı umuyorsun?
  323. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Wat verwacht je nog meer?
    • •Daha ne bekliyorsun?
    • •Daha ne umuyorsun?
  324. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •We verwachten dat hij vanavond zal komen.
    •Bu akşam geleceğini ümit ediyoruz.
  325. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •We verwachten geen rustige winter in Europa.
    •Avrupa’da kış sükûneti beklemiyoruz.
  326. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Ze gedroeg zich zoals ik van haar verwachtte.
    • •Tam istediğim gibi davrandı.
    • •Tam umduğum gibi davrandı.
  327. verwachten : (önceden) beklemek, kestirmek, sanmak, istemek, ummak, ümit etmek

    •Zoals had ik niet van je verwacht.
    • •Böyle bir şeyi senden beklemezdim.
    • •Böyle bir şeyi senden ummazdım.
  328. het verzet : direniş, direnme, karşı koyma

    •De 13-jarige Hamza is het symbool geworden voor het verzet tegen het regime in Syrië.
    13 yaşındaki Hamza Suriye’deki rejime karşı direnişin sembolü oldu.
  329. het verzet : direniş, direnme, karşı koyma

    •Er kwam veel verzet tegen het plan voor een nieuwe weg.
    Yeni bir yol planına karşı çok direniş oldu.
  330. verzinnen : icat etmek, bulmak, uydurmak, düşünüp bulmak

    •Dat verhaal is compleet verzonnen.
    O hikaye tamamen uydurulmuş.
  331. verzinnen : icat etmek, bulmak, uydurmak, düşünüp bulmak

    •Dat verzin je maar.
    • Uydur bakalım.
    • Uyduruyorsun.
  332. verzinnen : icat etmek, bulmak, uydurmak, düşünüp bulmak

    •Hij had alles verzonnen, want er was helemaal niets gebeurd.
    Hepsini uydurmuştu, çünkü tamamen hiç bir şey olmadı.
  333. verzinnen : icat etmek, bulmak, uydurmak, düşünüp bulmak

    •Ik moet nog een cadeautje verzinnen.
    Daha bir hediye bulmam gerekiyor.
  334. een list verzinnen : bir kurnazlık bulmak, bir şeytanlık bulmak

    •Verzin een list!
    • Bir kurnazlık bul!
    • Bir şeytanlık bul!
  335. het verzinsel : uyduruk, icat

    •Dit is geen verzinsel.
    Bu uyduruk değil.
  336. het verzinsel : uyduruk, icat

    •Klimaatverandering is geen verzinsel. Klimaatverandering is echt.
    İklim değişikliği uyduruk değildir. İklim değişikliği gerçektir.
  337. het verzoek : rica, dilek, istirham; istek, talep

    •De gemeente heeft ons het verzoek gedaan om mee te komen praten over de problemen in onze straat.
    Belediye, sokağımızdaki sorunlar hakkında gelip konuşmak için bize talepte bulundu.
  338. het verzoek : rica, dilek, istirham; istek, talep

    •De meeste verzoeken werden afgewezen.
    Çoğu talepler geri çevrildi.
  339. het verzoek : rica, dilek, istirham; istek, talep

    •Dit is mijn laatste verzoek.
    • Bu benim son isteğim.
    • Bu benim son ricam.
  340. het verzoek : rica, dilek, istirham; istek, talep

    •Ik ben tegen dit verzoek.
    • Bu talebe karşıyım.
    • Bu isteğe karşıyım.
  341. het verzoek : rica, dilek, istirham; istek, talep

    •Ik heb een verzoek aan u.
    Sizden bir ricam var.
  342. het verzoek : rica, dilek, istirham; istek, talep

    •Ik steun dit verzoek.
    Bu talebi destekliyorum.
  343. vlak na de lunch : öğle yemeğinden hemen sonra

    •Waarom ben ik altijd zo moe vlak na de lunch?
    Ben neden öğle yemeğinden hemen sonra sürekli çok yorgun oluyorum?
  344. voelen : hissetmek

    •Als vrouw en als moeder begrijp ik hoe jullie je voelen.
    Kadın olarak ve anne olarak kendinizi nasıl hissettiğinizi anlıyorum.
  345. voelen : hissetmek

    •Ik voel me ziek.
    Kendimi hasta hissediyorum.
  346. voelen : hissetmek

    •Je voelt in de zomer de warmte van de zon goed.
    Yazın güneşin sıcaklığını iyi hissedersin.
  347. voelen : hissetmek

    •Mijn hand slaapt, ik voel er niets meer mee.
    Elim uyuşuyor, onu hiç hissetmiyorum.
  348. voelen : hissetmek

    •Ze voelt zich niet helemaal lekker.
    O kendini tamamen iyi hissetmiyor.
  349. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Bij de sollicitanten wordt naar de volgende eigenschappen gezocht:
    Başvuranlarda şu özellikler aranıyor:
  350. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •De volgende dag maakte ’n jongen een grap over m’n haar.
    Ertesi gün bir çocuk saçımla dalga geçti.
  351. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •De volgende keer ben je dood!
    Bir dahaki sefere ölürsün!
  352. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •De volgende keer dat je een van deze ziet, ga je de andere kant op.
    Bir dahaki sefere bunlardan birini gördüğünde, diğer taraftan git.
  353. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •De volgende ochtend, was hij zichzelf niet.
    Ertesi sabah, kendisinde değildi.
  354. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •De volgende ochtend, was mijn tante dood.
    Ertesi sabah, teyzem ölmüştü.
  355. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Gebruik in plaats van dit woord het volgende woord.
    Bu sözcük yerine şu sözcüğü kullanın.
  356. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Hij zegt het volgende:
    Şunları belirtiyor:
  357. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Jij bent de volgende.
    Sıradaki sensin.
  358. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Kunt u de volgende vragen beantwoorden?
    • Gelecek soruları cevaplayabilir misiniz?
    • Aşağıdaki sorulara yanıt verebilir misiniz?
  359. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Onze Profeet heeft in een van zijn nobele overleveringen het volgende bevolen:
    Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle emir buyurdu:
  360. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Op grond van het hierboven vermelde hebben wij het volgende besluit genomen.
    Yukarıda bildirilenlere dayanarak şu kararı aldık.
  361. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Stuur de volgende keer je vrouw.
    Gelecek sefere karını gönder.
  362. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Waarschijnlijk wordt de definitieve beslissing bij de volgende sessie genomen.
    Son karar muhtemelen gelecek toplantıda verilecek.
  363. volgende : gelecek, önümüzdeki

    •Wie is de volgende?
    • Sırada kim var?
    • Sıradaki kim?
  364. vanaf volgende week : önümüzdeki haftadan itibaren

    •Vanaf volgende week zal het nieuwe reglement van kracht zijn.
    Önümüzdeki haftadan itibaren yeni yönetmelik geçerli olacak.
  365. volgende maand : gelecek ay, önümüzdeki ay

    •Zij moeten deze maand hard werken, maar volgende maand zullen ze tijd hebben.
    Bu ay çok çalışacaklar ama, gelecek ay zamanları olacak.
  366. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Die leerstof gaan we volgende week behandelen.
    O dersi haftaya ele alacağız.
  367. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Ik ben een video producer, en ik ga volgende week opnemen.
    Ben bir video yönetmeniyim, ve önümüzdeki hafta çekim yapacağım.
  368. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Ik zie je volgende week.
    Önümüzdeki hafta görüşürüz.
  369. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Komen jullie volgende week? Als alles meezit!
    Haftaya gelecek misiniz? Kısmet!
  370. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Komen jullie volgende week? Als God het wil!
    Haftaya gelecek misiniz? Kısmet!
  371. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Volgende week is er geen les.
    Gelecek hafta ders yok.
  372. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Volgende week op 20 mei.
    Önümüzdeki hafta mayısın 20'sinde.
  373. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Volgende week praten we over aardbevingen en vulkanen.
    Haftaya deprem ve volkanlardan bahsedeceğiz.
  374. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Volgende week verhuist hij.
    Haftaya taşınıyor.
  375. volgende week : gelecek hafta, önümüzdeki hafta

    •Wat doe je volgende week?
    Önümüzdeki hafta ne yapıyorsun?
  376. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •Dat horen we voortdurend.
    • Bunu devamlı duyarız.
    • Bunu hep duyarız.
  377. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •De prijzen stijgen voortdurend.
    Fiyatlar devamlı artıyor.
  378. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •De produktie neemt voortdurend toe.
    Üretim sürekli artıyor.
  379. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •Deze vraag houdt mij voortdurend bezig.
    Bu soru beni devamlı meşgul ediyor.
  380. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •Hun toestand verslechtert voortdurend.
    • Durumları sürekli kötüleşiyor.
    • Durumları sürekli kötüye gidiyor.
  381. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •Ik denk er voortdurend aan.
    Devamlı onu düşünüyorum.
  382. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •Ik moet voortdurend spreken.
    • Devamlı konuşmalıyım.
    • Sürekli konuşmam gerekiyor.
  383. voortdurend : sürekli, daima, devamlı, durmadan

    •Wij worden voortdurend vernederd.
    Devamlı hakaret ediliyoruz.
  384. de vrachtwagen : kamyon

    •De vrachtwagen heeft de lantaarnpaal verbogen.
    Kamyon elektrik direğini çarpıttı.
  385. de vrachtwagen : kamyon

    •Toen we gingen verhuizen, hebben we met een vrachtwagen alle spullen naar het nieuwe huis gebracht.
    Taşınacağımızda, tüm eşyaları bir kamyonla yeni eve götürdük.
  386. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •Afghanistan heeft 250 leden van de Taliban vrijgelaten.
    Afganistan 250 Taliban üyesini serbest bıraktı.
  387. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •Bij gebrek aan bewijzen werd hij vrijgelaten.
    Delil yetersizliğinden serbest bırakıldı.
  388. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •De autoriteiten hebben hem later weer vrijgelaten.
    Yetkililer daha sonra onu tekrar serbest bıraktı.
  389. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •Er zijn vandaag twee gevangenen vrijgelaten.
    Bugün iki tutuklu serbest bırakıldı.
  390. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •Ik ging naar de gevangenisdirecteur en zei: "Je moet haar vrijlaten".
    Hapishane müdürüne gidip dedim ki: “Onu serbest bırakmalısın”.
  391. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •Mijn ouders hebben me altijd vrijgelaten in mijn keuze om te geloven of niet.
    Ana-babam beni her zaman inanıp inanmama konusundaki seçimimde serbest bıraktı.
  392. vrijlaten : serbest bırakmak, özgür bırakmak, azat etmek

    •Ze zijn weer vrijgelaten.
    • Onlar tekrar serbest bırakıldılar.
    • Onlar tekrar serbest kaldılar.
  393. een plaats vrijlaten : bir yer ayırmak, bir yer boş bırakmak

    •Hij liet een plaats vrij voor zijn vriendin.
    • Kız arkadaşı için bir yer ayırdı.
    • Kız arkadaşı için bir yer boş bıraktı.

What would you like to do?

Home > Flashcards > Print Preview